Bana Kızını Bıraktı ve Kaçtı: Acının İçinde Doğan Bir Sevgi
“Gülşah, ben gidiyorum. Kızım sana emanet.”
Bu cümleyle başladı her şey. Mutfağın ortasında, ellerim bulaşık deterjanıyla köpüklü, gözlerim şaşkınlıkla açılmış halde kalakaldım. Eşim Serkan, valizini kapının önüne koymuş, gözlerini kaçırıyordu. O an içimde bir şeyler koptu. “Ne diyorsun Serkan? Şaka mı bu?” diye bağırdım. Ama sesi çıkmayan bir çığlık gibiydi sesim; boğazıma düğümlendi. Serkan, bir an bile arkasına bakmadan kapıyı çekip gitti. Ardında ise üç yaşındaki kızı Elif’i ve darmadağın bir hayatı bıraktı.
O gece Elif’in odasında sabaha kadar ağladım. O minik elleriyle yanağımdaki yaşları silmeye çalışırken, “Anne, babam nerede?” diye sordu. Ne diyebilirdim ki? “Baban gitti kızım,” dedim sadece, gözyaşlarımı saklamaya çalışarak. O an içimde tarifsiz bir öfke ve çaresizlik vardı. Serkan’ın Almanya’ya kaçtığını, orada yeni bir hayat kurmaya çalıştığını birkaç gün sonra öğrendim. Ailesi de bana sırtını döndü; “O senin sorunun,” dediler.
İstanbul’un kalabalığında, yalnız bir kadın ve ona emanet edilmiş bir çocukla baş başa kaldım. Annem aradı, “Kızım, dön köye, burada en azından aç kalmazsın,” dedi. Ama ben pes etmek istemedim. Elif’in gözlerinde umut aradım; ona söz verdim: “Seni asla bırakmayacağım.”
İlk zamanlar çok zordu. İş bulmak için kapı kapı dolaştım. Kimse bekar bir kadına güvenmek istemiyordu. Bir tekstil atölyesinde temizlikçi olarak başladım; sabahları Elif’i komşuya bırakıyor, akşamları yorgun argın eve dönüyordum. Bazen Elif uykuda ağlıyor, “Babam ne zaman gelecek?” diye sayıklıyordu. O anlarda içim parçalanıyordu.
Bir gün işten dönerken apartmanın önünde Serkan’ın annesiyle karşılaştım. Yüzüme bile bakmadan yanımdan geçti. Arkasından seslendim: “Elif’i görmek istemiyor musunuz?” Cevap bile vermedi. O an anladım ki, bu hayatta yalnızca kendime ve Elif’e güvenebilirim.
Aylar geçti. Elif büyüdü, anaokuluna başladı. Onun ilk gösterisini izlerken gözlerim doldu; sahnede bana el sallayan o minik kız, bana bırakılan bir yük değil, hayatımın anlamı olmuştu artık. Akşamları birlikte yemek yapıyor, masallar anlatıyor, bazen de eski fotoğraflara bakıp sessizce ağlıyorduk.
Bir gün Elif bana sordu: “Anne, babam bizi neden bıraktı?”
O an ne diyeceğimi bilemedim. “Bazen insanlar hata yapar kızım,” dedim. “Ama ben hep senin yanında olacağım.” Elif başını omzuma koydu: “Sen benim en iyi annemsin.”
Yıllar geçti. Serkan’dan ne bir haber ne de bir kuruş nafaka geldi. Onun Almanya’da yeni bir aile kurduğunu duydum; hatta orada bir oğlu olmuştu. İçimdeki öfke zamanla yerini hüzne bıraktı. Elif ise büyüdükçe daha da güçlendi. Lise yıllarında burs kazandı; ben de atölyede ustabaşı oldum.
Bir gün Elif’in okulunda veli toplantısında diğer annelerle sohbet ederken biri sordu: “Eşinizle görüşüyor musunuz?” İçimdeki yarayı kaşır gibi oldu bu soru. “Hayır,” dedim kısaca. Ama o akşam eve dönerken düşündüm: Acaba Elif’in babasız büyümesi onu eksik mi yaptı? Yoksa biz birbirimize yeter miydik?
Bir gece Elif yanıma geldi; gözleri dolu doluydu. “Anne,” dedi, “bazen babamı merak ediyorum ama seni asla bırakmak istemem.” O an ona sarıldım ve ağladık. “Sen benim en değerli hediyemsin,” dedim.
Yıllar sonra Serkan’dan bir mektup geldi. Almanya’dan yazmıştı: “Elif’i görmek istiyorum.” Elif mektubu okuduğunda yüzünde karmaşık duygular vardı. “Gitmek ister misin?” diye sordum ona. Bir süre düşündü, sonra başını salladı: “Sen de gelir misin?”
Birlikte Almanya’ya gittik; Serkan’ı gördüğümüzde içimde eski yaralar yeniden kanadı ama Elif’in yanında güçlü durmaya çalıştım. Serkan pişman olduğunu söyledi ama Elif ona sadece şunu dedi: “Ben annemle büyüdüm baba; bana en çok o sahip çıktı.”
Türkiye’ye döndüğümüzde Elif bana sarıldı: “İyi ki varsın anne.” O an anladım ki, hayat bazen en büyük acıları yaşatırken en değerli sevgileri de armağan edebiliyor.
Şimdi bazen kendi kendime soruyorum: Acaba Serkan gitmeseydi bu kadar güçlü olabilir miydik? Ya da Elif’le aramızdaki bu bağı kurabilir miydik? Sizce insanı asıl büyüten şey acı mı yoksa sevgi mi?