Kırık Aynalar: Bir Anne ve Kızının Affı

— Anne, hazır mısın? Arabayı çağırdım, herkes bizi bekliyor! Zeynep’in sesi, koridorun ucundan yankılandı. Elimdeki gri ceketimin düğmesini titrek parmaklarla iliklemeye çalışırken aynadaki yansımama bakakaldım. Yüzümdeki çizgiler, gözlerimin altındaki morluklar… Sekiz yıl önceki o geceyi düşündüm yine. O gece, Zeynep’in bana son kez “anne” dediği ve kapıyı çarpıp gittiği geceyi.

— Geliyorum kızım! dedim ama sesim boğuk çıktı. Sanki boğazıma bir yumru oturmuştu. Zeynep’in doğum günüydü bugün. Otuz yaşına bastı. Ve sekiz yıl sonra ilk kez birlikte kutlayacaktık. İçimde bir yer hâlâ buz gibi soğuk, hâlâ affedememiştim kendimi. Oysa Zeynep… O, bana sarılırken gözlerinde ne bir öfke ne de kırgınlık vardı artık. Ama ben… Ben hâlâ o geceyi unutamıyordum.

Zeynep’in babası, Cemal, yıllar önce bizi terk ettiğinde, ben de kendimi kaybetmiştim. O zamanlar işsizdim, borçlar birikmişti. Zeynep ise üniversite sınavına hazırlanıyordu. Bir akşam eve geç geldiğinde, sinirlerim altüst olmuştu. “Neredesin sen?!” diye bağırmıştım. O an öfkemin önüne geçememiştim. “Sen de baban gibi olacaksın!” dedim. O cümle… Hâlâ kulaklarımda yankılanıyor.

Zeynep o gece ağlayarak odasına kapandı. Ertesi sabah sessizce eşyalarını topladı ve gitti. O günden sonra aramızda koca bir sessizlik duvarı örüldü. Ben her gün onu aramak istedim ama gururum engel oldu. O ise kendi yolunu çizdi; İstanbul’da bir iş buldu, kendi ayakları üzerinde durdu. Ben ise kasabada yalnız kaldım.

Bugünse, Zeynep’in doğum günü için İstanbul’a geldim. Evinde küçük bir kutlama yapacağız. Kapının önünde beklerken, içimdeki korku büyüdü: Ya yine yanlış bir şey söylersem? Ya geçmişin gölgesi bugünü de karartırsa?

Zeynep kapıyı açtı, gülümsedi. “Hoş geldin anne!” dedi ve bana sarıldı. Onun sıcaklığına karşılık vermekte zorlandım; kollarım havada asılı kaldı bir an. Sonra yavaşça sarıldım ona. İçimdeki buz biraz eridi sanki.

Salonda Zeynep’in arkadaşları vardı: Elif, Merve ve çocukluk arkadaşı Burcu. Herkes neşeliydi; kahkahalar havada uçuşuyordu. Ama ben kendimi yabancı hissediyordum bu kalabalığın içinde. Gözüm sürekli Zeynep’teydi; acaba mutlu mu? Bana gerçekten affetti mi?

Bir ara mutfağa geçtiğimde Burcu yanıma geldi.
— Teyze, Zeynep seni çok özledi biliyor musun? dedi usulca.
— Biliyorum kızım… Ama ben ona çok şey kaybettirdim, dedim gözlerim dolarak.
Burcu elimi tuttu: “O seni affettiyse, sen de kendini affetmelisin.”

Kutlama ilerledikçe içimdeki huzursuzluk arttı. Zeynep pastasını üflerken herkes alkışladı. Ben ise gözyaşlarımı tutamadım. Herkes bana baktı; Zeynep yanıma geldi.
— Anne… Neden ağlıyorsun? dedi fısıltıyla.
— Kızım… Sana çok haksızlık ettim ben…
Zeynep elimi sıktı: “Geçmiş geçti anne. Şimdi buradayız.”

Ama ben suskun kaldım. İçimdeki suçluluk duygusu gitmiyordu bir türlü. Akşam herkes dağıldığında Zeynep’le baş başa kaldık.

— Anne, bak… Ben seni affettim. Sen de kendini affet artık, dedi gözlerimin içine bakarak.
— Bilmiyorum kızım… Bazen düşünüyorum da, ya o gece sana bağırmasaydım? Ya seni daha çok dinleseydim? Belki bambaşka olurdu hayatımız…
Zeynep başını salladı: “Belki de anne… Ama şimdi buradayız işte.”

Bir süre sessizlik oldu. Sonra Zeynep bana çay koydu; birlikte balkona çıktık. İstanbul’un ışıkları altında otururken içimde bir huzur hissettim ilk kez yıllar sonra.

Ama yine de kendime soruyorum: Bir anne olarak yaptığım hataları gerçekten affedebilir miyim? Yoksa geçmişin gölgesi hep peşimde mi olacak?

Siz olsanız ne yapardınız? Kendi hatalarınızı affedebilir miydiniz?