Dokuz Aylık Hamileyken Beni Terk Etti, Üç Yıl Sonra Affımı İstedi: Bir Kadının Sessiz Çığlığı
“Zeynep, bak bana! Lütfen bir şey söyle!”
O anı asla unutamıyorum. Karnım burnumda, nefes almakta zorlanırken, mutfağın soğuk fayanslarında ellerim titreyerek masaya tutunuyordum. Eşim Emre, gözlerimin içine bakıyordu ama bakışlarında sevgi yoktu; sadece kaçış vardı. “Ben yapamıyorum,” dedi. “Bunu kaldıramıyorum. Çok yoruldum.”
O an içimde bir şeyler koptu. Annemle babamın evliliğinde bile bu kadar büyük bir sessizlik olmamıştı. Oysa biz Emre’yle yedi yıl boyunca sevgiliydik. Üniversitede tanışmıştık, birlikte büyümüştük. Herkes evlenmemizi bekliyordu ama biz hep mesafeli kalmıştık. Kendi evlerimizde, kendi hayatlarımızda… Ta ki o sürpriz hamilelik testine kadar.
Hamile olduğumu öğrendiğimde Emre’nin gözlerinde korku gördüm ama ben umutluydum. “Birlikte başarırız,” dedim ona. O ise sessizce başını salladı. Nikahımızı apar topar kıydık, ailelerimiz mutlu oldu ama içimde hep bir huzursuzluk vardı.
Hamileliğimin son ayında Emre daha da içine kapandı. Gece geç saatlere kadar işte kalıyor, eve geldiğinde ise sessizce odasına çekiliyordu. Bir gece, mutfakta su içerken arkamdan yaklaştı ve o cümleyi kurdu: “Ben gidiyorum.”
“Ne demek gidiyorum? Doğuma bir hafta kaldı!”
“Zeynep, ben hazır değilim. Baba olmak istemiyorum. Kendimi kaybettim.”
O gece valizini topladı ve çıktı. Annemi aradım, ağlayarak. O sabah babam geldi, beni hastaneye götürdü. Kızım Defne dünyaya geldiğinde Emre yoktu. Ne bir mesaj, ne bir arama… Sanki hiç var olmamıştı.
İlk aylar kabus gibiydi. Annemle babamın evinde, Defne’yi kucağımda büyütmeye çalışırken her gece Emre’nin yokluğunu hissettim. İnsanlar konuşuyordu: “Kocası terk etmiş,” “Bir kadın tek başına çocuk mu büyütür?”
Ama Defne’nin gülüşü bana güç verdi. Üniversiteden mezun olduğum halde iş bulmak kolay olmadı; kimse bebekli bir kadını işe almak istemiyordu. Sonunda bir anaokulunda yardımcı öğretmenlik buldum. Sabahları Defne’yi anneme bırakıp işe gidiyordum. Her günüm mücadeleyle geçiyordu ama kızım için ayakta kalmak zorundaydım.
Üç yıl böyle geçti. Defne büyüdü, konuşmaya başladı. Babasını hiç tanımadı; ona sadece “Baban uzaklarda” diyebildim. İçimde Emre’ye karşı öfke vardı ama zamanla bu öfke yorgunluğa dönüştü.
Bir gün işten eve dönerken apartmanın girişinde tanıdık bir silüet gördüm. Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Emre’ydi bu! Saçları uzamış, sakalları çıkmıştı; gözleri mahcup bakıyordu.
“Zeynep… Lütfen bir dakika konuşabilir miyiz?”
İçimde fırtınalar koptu ama dışarıdan buz gibi soğuk durmaya çalıştım.
“Ne konuşacağız Emre? Üç yıl boyunca neredeydin?”
Başını eğdi, elleri titriyordu.
“Çok pişmanım. O zamanlar korktum, kaçtım… Ama her gün sizi düşündüm. Defne’yi görmek istiyorum.”
Kahkaham acı doluydu.
“Defne seni hiç tanımıyor! Onun hayatında hiç olmadın!”
Emre ağlamaya başladı. Annem kapıyı açtı, şaşkınlıkla bize baktı.
“Ne oluyor burada?” dedi annem.
“Emre geri dönmek istiyor anne,” dedim sessizce.
Annemin gözleri doldu; yıllardır içimizde biriken acı o an havada asılı kaldı.
O gece Emre’yle uzun uzun konuştuk. Bana yaşadıklarını anlattı: Babasının ölümünden sonra psikolojik olarak çöktüğünü, sorumluluktan kaçtığını… Ama hiçbir şey yaşattığı acıyı hafifletmiyordu.
“Defne’yi görmek istiyorum,” dedi tekrar.
“Bunu ona nasıl açıklayacağım? Üç yıldır yoktun!”
Ertesi gün Defne’yle parkta buluştuk. Emre uzaktan izledi; Defne salıncakta gülüyordu. Bir ara yanıma geldi ve dizlerinin üstüne çöktü.
“Defne… Ben babanım,” dedi titrek bir sesle.
Defne şaşkınlıkla bana baktı.
“Anne, bu adam kim?”
O an içim parçalandı. Emre ağladı, ben ağladım… Parktaki diğer anneler bize tuhaf tuhaf bakıyordu ama umurumda değildi.
Aylar geçti; Emre haftada bir Defne’yi görmeye başladı. Aramızdaki mesafe hiç kapanmadı ama kızımız için medeni olmaya çalıştık.
Bir gün Defne bana sordu:
“Anne, babam neden hep uzaktaydı?”
Cevap veremedim; boğazım düğümlendi.
Şimdi üçümüz aynı masada oturabiliyoruz ama hiçbir şey eskisi gibi değil. Affetmek kolay mı? Bilmiyorum… İçimde hâlâ kırık dökük duvarlar var.
Bazen geceleri pencereden dışarı bakarken kendi kendime soruyorum: Bir insan gerçekten değişebilir mi? Siz olsanız affeder miydiniz?