Bir Fincan Çayın Ardında: Annemin Sessiz Çığlığı

“Yeter artık anne! Gerçekten yeter!” diye bağırdım, sesim mutfağın fayanslarında yankılandı. Annem, elindeki çay bardağını tezgâha öyle bir bıraktı ki, camın incecik sesiyle birlikte kalbim de çatladı sanki. “Ben mi yeterim? Senin için ne yaptıysam, hep az geldi!” dedi, gözleri dolu dolu. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Sanki yıllardır biriktirdiğimiz bütün kırgınlıklar, o sabahın buğulu camında birikti.

O gün, sabah kahvaltısı için annemle mutfakta baş başaydık. Babam erkenden işe gitmiş, ablam ise üniversiteye yetişmek için çoktan evden çıkmıştı. Annemle baş başa kaldığımızda, aramızdaki sessizlik her zamankinden daha ağır olurdu. O sabah da öyleydi. Çaydanlığın fokurtusu dışında hiçbir ses yoktu. Sonra annem, her zamanki gibi lafı dolaştırmadan konuya girdi: “Seninle konuşmamız lazım.”

İçimden ‘Yine ne oldu?’ diye geçirdim. Annem, son zamanlarda daha da içine kapanmıştı. Özellikle babaannem bizimle yaşamaya başladığından beri evdeki hava iyice ağırlaşmıştı. Babaannem, yaşlılığın getirdiği huysuzlukla çoğu zaman anneme yükleniyor, ona sürekli laf sokuyor, bazen de açıkça hakaret ediyordu. Annem ise çoğu zaman susuyor, bazen de gözyaşlarını gizlemek için mutfağa kaçıyordu.

O gün annem bana dönüp şöyle dedi: “Babaannenin söylediklerine fazla aldırma. O yaşlı, ne dediğini bilmiyor.” Ama sesinde öyle bir yorgunluk vardı ki, sanki yıllardır sırtında taşıdığı yük artık kemiklerine işlemişti.

Birden babaannemin sesi koridordan duyuldu: “Ne konuşuyorsunuz orada? Yine benim arkamdan mı konuşuyorsunuz?” Annem hemen toparlandı, yüzündeki kırgınlığı saklamaya çalıştı. “Yok anne, sadece çay koyuyordum,” dedi. Babaannem içeri girdi, bana sert bir bakış attı ve anneme döndü: “Senin yüzünden oğlum bana eskisi gibi davranmıyor. Sen geldin geleli bu evde huzur kalmadı!”

Annemin gözleri doldu ama yine sustu. O an dayanamadım: “Babaannem neden hep sana böyle davranıyor? Sen ona ne yaptın ki?” dedim. Annem bana öyle bir baktı ki, sanki yıllardır söylemek isteyip de söyleyemediklerini bir anda dökecek sandım. Ama yine sustu.

O günün akşamı babaannem odasına çekildiğinde annemle baş başa kaldık. Sessizlik yine üzerimize çöktü. Sonra annem fısıldar gibi konuştu: “Biliyor musun kızım, bazen düşünüyorum da… Ben bu eve gelin geldiğimde daha yirmi yaşındaydım. Kimseyi tanımıyordum, kimse beni anlamıyordu. Senin deden öldüğünde babaannen iyice yalnız kaldı. O yalnızlığını bana öfke olarak kusmaya başladı. Ben de sustum… Çünkü sustukça daha az acıtır sandım.”

Gözlerim doldu. Annemin ellerini tuttum. “Anne… Neden hiç anlatmadın bunları?” dedim. “Çünkü anlatınca geçmiyor kızım,” dedi hüzünle gülümseyerek.

Ertesi gün babaannem yine anneme bağırdı: “Sen olmasan oğlum daha mutlu olurdu! Sen bu eve uğursuzluk getirdin!” Annem sessizce sofrayı topladı. Ben dayanamadım: “Babaanne, anneme böyle konuşamazsın!” dedim. Babaannem bana döndü: “Sen de onun gibi oldun! Eskiden torunumdun sen!”

O gece odama çekildiğimde ağladım. Aile denen şeyin bazen ne kadar ağır bir yük olduğunu düşündüm. Annemin gençliğini, hayallerini nasıl sessizce gömdüğünü… Babaannemin yalnızlığını öfkeye dönüştürmesini… Ve benim arada kalmışlığımı…

Bir hafta sonra annem hastalandı. Yorgunluktan ve stresten vücudu iflas etmişti adeta. Hastanede başında beklerken elini tuttum: “Anne, ben senin yanında olacağım. Artık susmayacağım.” Annem gözlerimin içine baktı: “Kızım… Bazen en çok sevdiklerimizden en çok yarayı alıyoruz. Ama yine de susuyoruz… Çünkü aile olmak bunu gerektiriyor sanıyoruz.”

Babam hastaneye geldiğinde annemi ilk kez bu kadar bitkin gördü. O gece babamla uzun uzun konuştuk. Ona annemin yıllardır neler çektiğini anlattım. Babam sessizce ağladı: “Ben de annemin yanında durdum hep… Ama eşimin ne kadar yalnız kaldığını hiç görmemişim.”

Annem taburcu olduktan sonra evde yeni bir düzen kurduk. Babaanneme bir bakıcı tuttuk; annem biraz nefes aldı. Evdeki hava değişti ama geçmişin izleri kolay silinmedi.

Şimdi bazen mutfakta çay içerken anneme bakıyorum; gözlerinde hâlâ o eski yorgunluk var ama artık biraz daha umutlu bakıyor hayata.

Kendi kendime soruyorum: Biz neden aile içinde en çok birbirimizi yaralıyoruz? Neden kadınlar hep susmak zorunda kalıyor? Sizce de susmak çözüm mü? Yoksa konuşmak mı iyileştirir bizi?