Küçük Emir’in Son Günü: Bir Hatanın Bedeli

“Anne, bugün parka gidelim mi?” Emir’in gözleri pırıl pırıl bana bakıyordu. O sabah, güneş bile onun kadar parlak değildi. Kahvaltı masasındaki yumurtasını yarım bırakıp, heyecanla ayakkabılarını giymeye koştu. Ben ise, her zamanki gibi aceleyle çantamı ararken, anahtarlarımı bulamıyordum. “Emir, bekle oğlum, hemen geliyorum,” dedim. O an, hayatımın en büyük hatasını yapacağımı bilmiyordum.

Apartmanın önünde arabaya bindik. Emir arka koltukta, camdan dışarı bakıyor, kuşları sayıyordu. Anahtarı kontağa taktım ama telefonum çalmaya başladı. Eşim Murat’tı. “Ayşe, marketten süt almayı unutma,” dedi telaşla. O sırada Emir’in su istediğini duydum. Arabadan inip bagajdan su şişesini almak için kapıyı açık bıraktım. Sadece birkaç saniyeydi… Ama o birkaç saniye, hayatımı sonsuza dek değiştirdi.

Bir adam hızla yaklaştı, yüzünü göremedim bile. Kapıyı çekti, direksiyona geçti ve gaza bastı. “Emir!” diye bağırdım, ama sesim gökyüzünde kayboldu. Koşmaya çalıştım, dizlerim titredi, yere düştüm. Komşular koştu, biri polisi aradı. Ben ise sadece bağırıyordum: “Oğlum! Emir!”

Saatler geçti. Polisler geldi, sorular sordular. “Arabanızda çocuk koltuğu var mıydı?” “Kapıları kilitlemiş miydiniz?” Her soru bir bıçak gibi saplandı kalbime. Murat geldiğinde gözleri doluydu ama bana sarılamadı. Sadece yere bakıyordu. “Ayşe… Nasıl oldu bu?” dedi kısık bir sesle. Cevap veremedim.

O geceyi hastanede geçirdik. Her telefonda umutlandık, her sirende pencereye koştuk. Sonunda polisler geldi; yüzlerinde acı bir ifade vardı. “Arabanız bulundu,” dediler. “Ama…” Devamını getirmediler. Ben anladım. Dizlerimin bağı çözüldü, yere yığıldım.

Emir’i son kez morgda gördüm. Küçük elleri buz gibiydi. Yanında sevdiği oyuncak ayısı vardı; polisler bulmuş getirmişler. O an içimde bir şey koptu. “Anneciğim, neden geldin?” der gibi bakıyordu bana sanki…

Cenazede herkes suskundu. Annem ağlıyordu, babam başını öne eğmişti. Komşular fısıldaşıyordu: “Ayşe kapıları kilitlememiş…” “Bir anlık dalgınlık işte…” Ama ben biliyordum; bu dalgınlık bir çocuğun hayatına mal olmuştu.

Murat’la aramızda görünmez bir duvar örüldü o günden sonra. O konuşmadı, ben konuşamadım. Evde Emir’in odası olduğu gibi kaldı; oyuncakları, kitapları… Her gece kapısını açıp içeri bakıyordum, sanki birazdan uyanacakmış gibi.

Bir gün Murat valizini topladı. “Dayanamıyorum Ayşe,” dedi gözleri dolu dolu. “Seni suçlamıyorum ama… Her şey bana onu hatırlatıyor.” Kapıdan çıkarken arkasından koştum ama durmadı.

Yalnız kaldım; evde Emir’in sesi yankılanıyor gibiydi hâlâ. Geceleri uyuyamıyor, gündüzleri camdan dışarı bakıyordum. Komşular uzaktan selam veriyor, kimse yanıma yaklaşmıyordu artık.

Bir gün televizyonda bir haber gördüm: Başka bir aile, aynı şekilde çocuklarını kaybetmişti; yine bir araba hırsızlığı… O an anladım ki bu sadece benim acım değildi; bu ülkede her gün başka bir anne aynı pişmanlığı yaşıyordu.

Bir gün cesaretimi topladım ve Emir’in okuluna gittim. Öğretmeni Gül Hanım beni görünce gözleri doldu. “Ayşe Hanım, Emir çok iyi bir çocuktu… Herkes onu çok severdi.” Sınıfa girdim; masasında hâlâ adı yazılıydı.

O günden sonra başka annelere ulaşmaya çalıştım; sosyal medyada yazdım, toplantılara katıldım. “Çocuklarınızı asla yalnız bırakmayın,” dedim herkese. Ama hiçbir şey Emir’i geri getirmeye yetmedi.

Şimdi her sabah Emir’in fotoğrafına bakıp kendime soruyorum: Bir annenin pişmanlığı hiç geçer mi? Siz olsaydınız ne yapardınız? Beni affedebilir miydiniz?