Oğlumun Sevgisi Gerçek mi?

“Anne, lütfen bu konuyu açma artık!” diye bağırdı oğlum Emir, gözleri öfkeyle dolu. Mutfağın ortasında, elimde çay tepsisiyle öylece kalakaldım. O an, içimdeki fırtına dışarıya taşmak üzereydi. Emir’in nişanlısı Zeynep’in bana gülümseyerek getirdiği baklavayı masaya bırakırken, onun bu evde ne kadar yabancı olduğunu bir kez daha hissettim.

Ben Gülseren Yılmaz. İstanbul’un göbeğinde, Kadıköy’de, eski bir apartmanın üçüncü katında yaşıyorum. Hayatım boyunca ailem için yaşadım; eşim Cemal’in vefatından sonra oğlum Emir ve kızım Derya’dan başka kimsem kalmadı. Ama şimdi, oğlumun hayatındaki en büyük sırrı saklamanın ağırlığıyla eziliyorum.

Her şey geçen yıl başladı. Emir, üniversiteden mezun olur olmaz iş buldu ve kısa sürede Zeynep’le tanıştı. Zeynep iyi bir aileden, terbiyeli, çalışkan bir kız. Herkes onları birbirine çok yakıştırdı. Ama ben Emir’in gözlerinde o ışığı hiç göremedim. Bir anne olarak oğlumun kalbini okurum; o ise bana hep kaçamak cevaplar verdi.

Bir akşam, Emir odasına kapanmıştı. Kapıyı tıklatıp içeri girdim. Yüzü solgundu, elleri titriyordu. “Anne,” dedi sessizce, “ben Zeynep’i sevmiyorum.” O an dünya başıma yıkıldı. “Oğlum, peki neden nişanlandın?” dedim. “Bilmiyorum… Herkes öyle istedi. Babamın hayaliydi, senin de gönlün olsun istedim.”

O günden sonra içimde bir savaş başladı. Zeynep her gelişinde bana sarılıyor, “Gülseren Anneciğim” diyordu. Onun masumiyetini gördükçe içim acıyordu. Bir yanda oğlumun mutsuzluğu, diğer yanda Zeynep’in umut dolu bakışları…

Bir gün en yakın arkadaşım Figen’e açıldım. “Figen, ne yapmalıyım? Zeynep’e gerçeği söylemeli miyim?” dedim. Figen bana öyle bir baktı ki, sanki aklımı kaçırmışım gibi. “Aman Gülseren, deli misin? Oğlun kendi kararını versin! Sen karışma!” dedi sertçe. Ama ben karışmasam da bu yükle yaşayamıyordum.

Nişan günü yaklaştıkça evdeki gerilim arttı. Derya bile fark etmişti bir şeylerin ters gittiğini. Bir akşam sofrada Derya, “Abi sen gerçekten mutlu musun?” diye sordu. Emir gözlerini kaçırdı, Zeynep ise gülümsemeye devam etti. O an herkes sustu; sadece çatal bıçak sesleri yankılandı.

Bir gece Emir odama geldi. Gözleri doluydu. “Anne, ben bu evliliği istemiyorum ama herkesi hayal kırıklığına uğratmaktan korkuyorum,” dedi. Ona sarıldım; “Oğlum, kimsenin hayatını yalan üzerine kurma,” dedim ama içimden de ‘Zeynep bunu hak etmiyor’ diye geçirdim.

Ertesi gün Zeynep bana yardım ederken birden elimi tuttu: “Gülseren Anneciğim, sizce Emir beni gerçekten seviyor mu?” O an ne diyeceğimi bilemedim. Gözlerim doldu; “Zeynep’ciğim, bazen insanın kalbiyle aklı farklı şeyler söyler,” dedim sadece.

Düğüne iki hafta kala Emir birden ortadan kayboldu. Telefonlarına cevap vermedi, iş yerine de gitmemişti. Evde herkes panik içindeydi. Zeynep ağlıyordu; annesi arayıp beni suçladı: “Siz oğlunuzu zorladınız mı?!” dedi telefonda bağırarak.

Üç gün sonra Emir eve döndü; yorgun ve bitkin haldeydi. “Anne, ben Zeynep’le konuşacağım,” dedi kararlı bir sesle. O akşam Zeynep’i çağırdık. Salonda otururken Emir titreyen bir sesle: “Zeynep, ben seni üzmek istemem ama sana karşı hislerim gerçek değil,” dedi. Zeynep’in gözlerinden yaşlar süzüldü; bana döndü: “Siz biliyor muydunuz?” dedi fısıltıyla.

O an boğazım düğümlendi; “Biliyordum ama oğlumun kendi kararını vermesini bekledim,” dedim gözlerim yaşlı.

O gece herkes kendi köşesine çekildi. Derya bana sarıldı: “Anne, belki de en doğrusu buydu,” dedi. Ama ben hala kendimi suçluyorum; Zeynep’in umutlarını kırdık, aileler arasında soğuk rüzgarlar esti.

Şimdi geceleri uyuyamıyorum; acaba daha önce konuşmalı mıydım? Yoksa oğlumun kendi yolunu bulmasını beklemek mi doğruydu? Bir annenin görevi ne kadar karışmak olmalı? Siz olsaydınız ne yapardınız? Ben hâlâ cevabımı bulamadım.