Sadece Gitti… Oysa Ben Onun İçin Yaşıyordum
“Gidiyorum, Zeynep. Daha fazla devam edemem.”
Bu cümleyle başladı her şeyin sonu. O sabah, mutfakta çaydanlığın fokurtusunu dinlerken, Emre’nin sesi bir bıçak gibi içime saplandı. Elimdeki bardağı tezgâha bırakırken ellerim titriyordu. “Ne demek gidiyorum? Şaka mı yapıyorsun?” dedim, ama gözlerindeki kararlılığı görünce içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim.
Yedi yıl… Tam yedi yıl boyunca onun için yaşadım. Her sabah kahvaltısını hazırladım, gömleklerini ütüledim, annesinin gönlünü hoş tutmak için türlü fedakârlıklar yaptım. Onunla tanıştığımda üniversiteyi yeni bitirmiştim; hayallerim vardı, kendi ayaklarım üzerinde durmak istiyordum. Ama Emre’yi sevdikçe, onun ihtiyaçları benim önceliğim oldu. Annem hep “Bir kadın yuvayı dişi kuş yapar,” derdi. Ben de yuvamı korumak için kendimden vazgeçtim.
İlk yıllar güzeldi. Emre işten döndüğünde bana sarılır, “İyi ki varsın,” derdi. Ama zamanla o cümleler azaldı. Akşam yemeklerinde sessizlik hâkim oldu. Ben konuşmaya çalıştıkça o telefonuna gömülüyordu. Bir keresinde cesaretimi toplayıp sordum: “Bir sorun mu var?”
Başını kaldırmadan, “Yorgunum,” dedi sadece. O an anladım ki aramızda görünmez bir duvar örülmüştü.
Ailemle de aram açılmıştı. Annem, “Kızım, bu kadar verici olma, biraz da kendini düşün,” derdi. Ama ben duymak istemezdim. Çünkü yalnız kalmaktan korkuyordum. Babam ise Emre’yi hep severdi; “Adam gibi adam,” derdi. O yüzden evliliğimizdeki sorunları kimseyle paylaşamazdım.
Bir gün Emre’nin telefonunda bir mesaj gördüm: “Yarın buluşuyor muyuz?” Mesajı atan ismin başında bir kalp emojisi vardı: Elif. Kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Sabah kahvaltıda ona belli etmemeye çalıştım ama içimde fırtınalar kopuyordu.
“Emre, bana bir şey anlatmak ister misin?” dedim.
Gözlerime bakmadan, “Hayır,” dedi. O an anladım ki artık bana karşı dürüst bile olamayacak kadar uzaklaşmıştı.
O günden sonra her şey daha da kötüye gitti. Emre eve geç gelmeye başladı, bazen hiç gelmiyordu. Ben ise her gece pencerenin önünde oturup onu bekliyordum. Annem aradığında sesimi titretmemeye çalışıyordum: “Her şey yolunda anneciğim.”
Bir akşam Emre eve geldiğinde yüzünde yabancı bir ifade vardı. “Zeynep, bu böyle gitmez,” dedi. “İkimiz de mutsuzuz.”
Ona sarılmak istedim, “Birlikte aşarız,” dedim ama elimi itti.
“Ben başka birini seviyorum,” dedi sessizce.
O an dünya başıma yıkıldı. Dizlerimin bağı çözüldü, yere oturdum. Gözyaşlarımı tutamadım: “Yedi yıl… Her şeyimi verdim sana! Neyi eksik yaptım?”
Emre başını eğdi: “Senin bir suçun yok. Sadece… Bitti.”
O gece sabaha kadar ağladım. Sabah olduğunda Emre valizini topladı ve çıktı. Kapıdan çıkarken arkasına bile bakmadı.
Ev bomboş kaldı. Her köşede onun izi vardı; banyoda diş fırçası, salonda eski terliği… Bir hafta boyunca hiçbir şeye dokunamadım. Sonra annem geldi; beni kucakladı, saçlarımı okşadı.
“Kızım, hayat devam ediyor,” dedi. Ama nasıl devam edecektim? Yıllardır sadece Emre için yaşamıştım; kendimi unutmuştum.
Günler geçtikçe yalnızlığa alışmaya başladım. İşe geri döndüm; eski arkadaşlarımla buluştum. Onlar bana yeniden gülmeyi öğrettiler. Bir gün aynaya baktığımda gözlerimdeki ışığı fark ettim: Zeynep geri dönüyordu.
Ama geceleri hâlâ uykularım kaçıyor. Kendi kendime soruyorum: “Neden yetemedim? Neden bunca yıl sonra terk edildim?”
Geçenlerde Emre’yi sokakta Elif’le gördüm; el eleydiler, gülüyorlardı. İçimde bir sızı hissettim ama artık ağlamadım. Çünkü biliyorum ki ben de mutlu olmayı hak ediyorum.
Şimdi yeni bir hayat kurmaya çalışıyorum; kendim için yaşıyorum artık. Ama bazen hâlâ o sorular aklıma geliyor:
“Bir insan ne kadar fedakârlık yaparsa yapsın, yine de terk edilebilir mi? Yoksa asıl hata kendini unutmak mı?”