Bizi Ayıran Ev: Bir Ailenin İstanbul’daki Hikayesi
“Anne, lütfen… Bir kere de beni dinle. Bu evde anıların dışında hiçbir şey kalmadı artık.”
Sözlerim mutfakta yankılanırken, annem Emine Hanım’ın elleri titreyerek tuttuğu çay bardağından çıkan buhar, aramızdaki gerginliği daha da yoğunlaştırıyor. Gözleri, yılların yorgunluğuyla bana bakıyor. O an, çocukluğumun geçtiği bu evin duvarları bile sanki üzerime yıkılıyor.
“Yusuf, bu ev babanın bana yadigârı. Her köşesinde senin çocukluğun, babanın sesi var. Nasıl bırakayım?”
İçimde bir fırtına kopuyor. Zeynep’le iki yıldır evliyiz ve hâlâ onun ailesinin yanında, küçük bir odada yaşıyoruz. İstanbul’da ev almak hayal oldu; kiralar ateş pahası. Tek umudumuz, bu eski evi satıp yeni bir başlangıç yapmak. Ama annem… O, geçmişe tutunmuş, bırakmak istemiyor.
“Anne, bak… Sen de görüyorsun, bu ev artık dökülüyor. Çatısı akıyor, duvarları rutubet içinde. Sen burada yalnız başına ne kadar daha dayanabilirsin?”
Annem gözlerini kaçırıyor. Sanki göz göze gelirse, yıllardır sakladığı acılar dökülecek ortaya. Sessizlik… Sadece mutfak saatinin tıkırtısı duyuluyor.
Birden içeriye ablam Elif giriyor. Yüzünde öfke ve endişe karışımı bir ifade var.
“Yusuf, yine mi başladın? Annemin huzurunu kaçırmaya ne hakkın var?”
“Elif abla, ben kimsenin huzurunu kaçırmıyorum! Sadece… Sadece artık kendi hayatımı kurmak istiyorum.”
Elif bana yaklaşıyor, sesi titriyor:
“Senin hayatın için annemin hayatını mı mahvedeceksin? Babam bu evi dişiyle tırnağıyla yaptı. Sen şimdi üç kuruşa satıp gideceksin öyle mi?”
O an içimde bir şeyler kırılıyor. Babamın ölümünden sonra bu evde kalan tek erkek ben oldum. Herkes benden fedakârlık bekliyor ama kimse benim ne hissettiğimi sormuyor.
Zeynep’in mesajı düşüyor telefonuma: “Yusuf, annen ne dedi? Artık bir karar vermeliyiz.”
Başım ellerimin arasında… Ne yapacağımı bilmiyorum. Annem gözyaşlarını saklamaya çalışıyor.
“Yusuf’um,” diyor kısık sesle, “Sen gidersen ben burada ne yaparım? Elif’in de kendi ailesi var. Ben yalnız kalırım.”
İçimde suçluluk büyüyor. Ama başka çarem yok. Zeynep’in ailesiyle yaşamak bizi tüketti; her gün yeni bir tartışma, yeni bir huzursuzluk… Kendi yuvamızı kurmak istiyoruz ama İstanbul’da bu imkânsız gibi.
Bir akşam Zeynep’le sahilde buluşuyoruz. Gözleri dolu dolu:
“Yusuf, ben de anneni anlıyorum ama böyle devam edemeyiz. Ya kendi evimiz olur ya da… Bilmiyorum.”
O “ya da” sözü içimi delip geçiyor. Zeynep’i kaybetmekten korkuyorum ama annemi de yalnız bırakmak istemiyorum.
Ertesi sabah annemle tekrar konuşuyorum. Bu sefer daha sakinim.
“Anne, bak… Eğer bu evi satarsak sana yakın bir yerde küçük bir daire alırız. Hem yalnız kalmazsın hem de biz de kendi yuvamızı kurarız.”
Annem uzun uzun susuyor. Sonra gözleri doluyor:
“Baban ölmeden önce bana ‘Çocuklar büyüyünce bu ev onların sığınağı olacak’ demişti. Şimdi sen o sığınağı satmamı istiyorsun.”
O an babamın sesi kulaklarımda yankılanıyor. Çocukken yağmurlu günlerde sobanın başında oturup anlattığı hikâyeler geliyor aklıma. O zamanlar bu ev bana kocaman gelirdi; şimdi ise daracık ve boğucu.
Bir hafta boyunca evde soğuk bir savaş yaşanıyor. Annem konuşmuyor, Elif bana küskün. Zeynep ise sabırsızlanıyor.
Bir akşam Elif’le mutfakta karşılaşıyoruz.
“Elif abla… Sen hiç kendi hayatını düşünmedin mi?”
Gözleri doluyor:
“Ben düşünmedim Yusuf. Çünkü annemden başka kimsem yoktu. Ama sen farklısın; senin Zeynep’in var. Belki de haklısın…”
O gece annem odama geliyor. Yavaşça yanıma oturuyor.
“Yusuf’um… Eğer gerçekten mutlu olacaksan, sat gitsin bu evi. Ama bana söz ver; beni unutmayacaksın.”
Gözlerimden yaşlar süzülüyor. Annemin ellerini tutuyorum:
“Sana söz anne… Seni asla yalnız bırakmayacağım.”
Evi sattık. Anneme küçük ama sıcak bir daire aldık; bize de mütevazı bir yuva kurduk Zeynep’le. Ama o eski evin önünden her geçtiğimde içimde bir sızı hissediyorum.
Bazen düşünüyorum: Geçmişe tutunmak mı doğruydu, yoksa geleceğe cesaretle yürümek mi? Siz olsaydınız ne yapardınız? Aileniz için mi fedakârlık ederdiniz yoksa kendi mutluluğunuzun peşinden mi giderdiniz?