Bir Kız Çocuğunun Gölgesinde: Bekleyişin ve Umudun Hikayesi

“Beni neden istemedin anne?” diye bağırdım. O an, sesim evin duvarlarında yankılandı. Annem, başını öne eğmiş, elleriyle dizlerini sıkıca kavramıştı. Gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Odamın kapısı aralıktı; babam içeriden sessizce bizi izliyordu. O an, hayatımın dönüm noktasıydı.

Ben Zeynep. On iki yaşındayım ve bugüne kadar kimseye ait hissetmedim. Annemle babamın kavgası hiç bitmezdi. Babam işsiz kaldığından beri evde huzur yoktu. Annem, “Bu çocuk da olmasa çekilmezdi bu hayat,” derdi bazen, sandığım kadar sessizce değil. Ben de duyardım, kardeşim de. Ama o daha küçüktü, anlamazdı belki.

Bir gün okuldan döndüğümde evde bir sessizlik vardı. Annem yoktu. Babam mutfakta oturmuş, boş bir çay bardağına bakıyordu. “Annen gitti,” dedi kısık bir sesle. “Bir süre gelmeyecek.” O an içimde bir şeyler koptu. Kardeşim ağlamaya başladı, ben ise donup kaldım.

O günden sonra her şey değişti. Babam daha da içine kapandı, ben ise kardeşime annelik yapmaya başladım. Okuldan gelir gelmez yemek yapıyor, ödevlerine yardım ediyordum. Ama içimde bir boşluk vardı; annemin yokluğu her gün biraz daha büyüyordu.

Bir sabah sosyal hizmetlerden bir kadın geldi eve. Adı Ayşe’ydi. Bizi alıp başka bir yere götürdüler. “Korkmayın,” dedi Ayşe abla, “sizi çok iyi insanlara emanet edeceğiz.” Ama ben korkuyordum. Kardeşim ise bana sarılmış, gözyaşlarını saklamaya çalışıyordu.

Çocuk Esirgeme Kurumu’nda geçen ilk geceyi asla unutamam. Yabancı yataklar, soğuk duvarlar ve tanımadığım çocukların sessiz ağlayışları… Herkesin bir hikâyesi vardı burada; kimi annesini kaybetmişti, kimi babasını hiç tanımamıştı. Ben ise annemin isteyerek gittiğini biliyordum ve bu daha da acı veriyordu.

Aylar geçti. Her hafta sonu farklı aileler gelir, çocuklarla tanışırdı. Herkes umutla beklerdi; belki bu hafta beni seçerler diye… Ben ise seçilmekten çok korkuyordum aslında. Ya yine istenmezsem? Ya yine bırakılırsam?

Bir gün, Elif Hanım ve eşi Mehmet Bey geldiler. Elif Hanım’ın gözlerinde sıcak bir ışık vardı. Kardeşimi kucağına aldı, bana da sarıldı. “Siz bizim çocuklarımız olsanız ne güzel olurdu,” dedi usulca.

O gece ilk defa dua ettim: “Allah’ım, lütfen bu sefer gerçek olsun.”

Bekleyiş başladı. Her gün kurumun kapısına bakıyor, Elif Hanım’ı görmeyi umuyordum. Ama işler hiç de kolay değildi; mahkemeler, belgeler, incelemeler… Aylar geçti, umutlarımız yavaş yavaş tükeniyordu.

Bir akşam Elif Hanım geldiğinde gözleri doluydu. “Her şey tamam,” dedi titreyen sesiyle, “artık bizimlesiniz.” O an kardeşimle birbirimize sarılıp ağladık.

Yeni evimizde ilk günümde her şey yabancıydı; duvarlar, kokular, hatta yemekler bile… Elif Hanım bana sarılıp “Artık güvendesin,” dediğinde içimde bir sıcaklık hissettim ama geçmişin gölgesi hâlâ peşimdeydi.

Mehmet Bey bana kitaplar aldı, birlikte parka gittik. Ama geceleri uykumda annemi görüyordum; bana sırtını dönmüş gidiyordu hep.

Bir gün Elif Hanım mutfakta bana kek yapmayı öğretirken elim yandı ve istemsizce “Anne!” diye bağırdım. O an ikimiz de donduk kaldık. Elif Hanım gözlerimin içine baktı: “İstersen bana anne diyebilirsin Zeynep,” dedi usulca.

O an içimde bir şeyler kırıldı ve yeniden inşa oldu sanki. Ama yine de kolay değildi; okulda arkadaşlarım “Gerçek annen mi?” diye soruyordu sürekli. Bazen utanıyordum anlatmaya; bazen de öfkeyle karşılık veriyordum.

Bir akşam Elif Hanım’la balkonda otururken ona sordum: “Neden bizi seçtiniz?”

“Çünkü sizin gibi güçlü çocuklara ihtiyacımız vardı,” dedi ve ekledi: “Senin hikâyen bizim hikâyemiz oldu artık.”

Yıllar geçti; kardeşim büyüdü, ben liseye başladım. Hâlâ zaman zaman geçmiş aklıma geliyor; annemi düşünüyorum, babamı özlüyorum ama yeni ailemin sevgisiyle iyileşiyorum yavaş yavaş.

Bazen kendi kendime soruyorum: Bir çocuğun ailesiz kalması onun suçu mu? Evlat edinilen çocuklar gerçekten yeni ailelerine ait hissedebilir mi? Sizce geçmişin yaraları tamamen iyileşir mi?