Bir Umut Kadar Yakın: Borç, İnanç ve Aile Arasında Sıkışmış Bir Hayat
“Yeter artık, Ali! Her gece aynı şey… Borçlar, faturalar, işsizlik… Ben de insanım!” Zeynep’in sesi mutfakta yankılandı. O an, elimdeki çay bardağını masaya bırakırken titrediğimi hissettim. Gözlerim doldu ama ağlayamadım; çünkü ağlamak bile lüks geliyordu artık.
İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, iki odalı evimizde, gecenin bir yarısıydı. Oğlum Emir odasında uyuyordu. Zeynep ise mutfakta, elleriyle saçlarını çekiştiriyordu. O an içimdeki çaresizlikle, “Allah’ım, neden ben?” diye fısıldadım. Ama cevabını duyamadım.
Bir yıl önceye kadar her şey yolundaydı. Bir tekstil atölyesinde ustabaşıydım. Kira, faturalar, Emir’in okul masrafları… Hepsi bir şekilde ödeniyordu. Sonra atölye kapandı. Patronum iflas etti. İşsiz kaldım. O günden beri her sabah iş aradım; ama ya yaşım geçti dediler ya da asgari ücretin bile altında teklif ettiler. Zeynep de evlere temizliğe gidiyordu ama yetmiyordu işte.
O gece Zeynep’le ilk defa bu kadar sert tartıştık. “Ali, ben de yoruldum! Her gün umutla uyanıp hayal kırıklığıyla uyumaktan bıktım,” dedi gözleri dolu dolu. “Sen dua ediyorsun, ben çalışıyorum… Ama değişen ne var?”
Cevap veremedim. Çünkü haklıydı. Her gece yastığa başımı koyduğumda dua ediyordum: “Allah’ım, bize yardım et.” Ama sabah olunca yine aynı çaresizlik…
Bir sabah Emir’in okuldan getirdiği bir kağıtla uyandım: “Okul aidatı ödenmemiştir.” Zeynep’in yüzü bembeyaz oldu. “Ali, bu çocuk ne olacak? Okuldan atacaklar mı?” dedi fısıltıyla. O an içimde bir şeyler koptu. Yıllardır ailem için güçlü olmaya çalışmıştım ama artık dayanamıyordum.
O gün camiye gittim. Dizlerimin üstüne çöküp ağladım. “Allah’ım, bana bir yol göster… Çocuğuma mahcup oluyorum, karıma mahcup oluyorum.” Yanıma yaşlı bir amca oturdu: “Evlat, Allah sabredenlerle beraberdir. Ama bazen yardım beklediğin yerden gelmez; senin yapman gerekeni yapman gerekir.”
O sözler içime işledi. Eve döndüm. Zeynep’e dedim ki: “Bak Zeynep, belki de başka bir yol denemeliyiz. Ben pazarda limon satacağım.”
Zeynep önce şaşırdı, sonra gözleriyle bana baktı: “Sen mi? Ustabaşı Ali mi limon satacak?”
Başımı eğdim: “Evet, ben. Gururumuzu bir kenara bırakmazsak bu evde huzur kalmayacak.”
Ertesi gün Eminönü’ne gittim. Bir kasa limon aldım. Soğukta ellerim dondu ama sesimi duyurmaya çalıştım: “Taze limon! Kilosu on lira!” İnsanlar bazen acıyarak baktı, bazen alay etti. Ama akşam eve döndüğümde cebimde elli lira vardı.
Zeynep parayı görünce ağladı: “Ali, senin için üzülüyorum ama gurur duyuyorum.” O an anladım ki; aile olmak, birlikte dibe vurmak ve birlikte çıkmak demekmiş.
Günler geçti. Limon sattıkça insanlarla sohbet ettim. Bir gün pazarda yaşlı bir kadın yanıma geldi: “Evladım, senin gibi dürüst insanlara ihtiyacımız var bizim mahallede. Gel bizim apartmanın kapıcılığını yap.”
O an gözlerim doldu. Eve koşarak gittim: “Zeynep! İş buldum!”
Kapıcılık kolay değildi ama düzenli maaş vardı, sigorta vardı. Emir’in okul aidatını ödedik. Zeynep evde daha huzurlu oldu. Akşamları sofrada gülümsemeler geri geldi.
Ama hayat yine kolay olmadı. Mahallede bazıları küçümsedi: “Ustabaşıydı, şimdi kapıcı olmuş,” dediler arkamdan. Bir gün Emir eve ağlayarak geldi: “Baba, arkadaşlarım bana kapıcı çocuğu diyor.”
O gece Emir’in başını okşadım: “Oğlum, önemli olan ne iş yaptığın değil; nasıl insan olduğundur. Biz alnımızın teriyle kazanıyoruz.”
Zeynep de bana sarıldı: “Ali, belki de en büyük mucize budur; birlikte ayakta kalabilmek.”
Yıllar geçti… Şimdi Emir üniversiteye gidiyor. Zeynep’le hâlâ zaman zaman tartışıyoruz ama birbirimize tutunmayı öğrendik.
Bazen geceleri balkona çıkıp yıldızlara bakıyorum ve kendi kendime soruyorum: “Acaba başka türlü olsaydı daha mı mutlu olurduk? Yoksa asıl mutluluk bu mücadelede mi saklı?” Sizce insanın gerçek gücü nereden gelir?