Geçmişe Dönüş: Bir Doğum Günü Akşamı
“Zeynep, lütfen! O tabakları öylece bırakma, kırılacaklar!” diye bağırdım mutfağın kapısından. Ellerim titriyordu; bir yandan masayı kuruyor, diğer yandan içimdeki huzursuzluğu bastırmaya çalışıyordum. Bugün, eşim Mehmet’in doğum günüydü. Ne yuvarlak bir yaş, ne de özel bir yıldönümü… Ama ailemizin bir araya gelmesi için bir bahaneydi işte. Kızlarım Elif ve Zeynep aileleriyle gelecekti, torunlarım ise sabahtan beri telefonda “Anneanne, eski günlerdeki gibi kutlayalım!” diye tutturmuştu.
Ama içimde bir ağırlık vardı. Yıllar önce yaşananlar, o konuşulmamış kırgınlıklar, Mehmet’le aramızdaki sessiz duvar… Her şey bugün yeniden canlanacak gibiydi. Masanın başına geçip eski porselen tabakları dizmeye başladım. Annemden kalma bu tabaklar, çocukluğumun bayram sofralarını hatırlatıyordu bana. O zamanlar her şey daha kolaydı sanki; annem sofrayı kurar, babam radyoyu açar, biz çocuklar ise heyecanla pastayı beklerdik.
Kapı zili çaldı. Kalbim hızla çarptı. Elif’in sesi koridordan duyuldu: “Anneee! Biz geldik!” Kucağında minik Defne, arkasında eşi Murat. Zeynep ise biraz gecikmişti; her zamanki gibi…
Elif mutfağa girdiğinde gözlerime baktı: “Yardım edeyim mi?”
Başımı salladım. “Tabii kızım, salata kasesini getirir misin?”
Elif sessizce dolabı açtı. Birkaç dakika sonra Zeynep de geldi; yüzünde yorgun bir ifade vardı. “Trafik felaketti anne, kusura bakma,” dedi ve bana sarıldı. Sarılışı kısa sürdü; sanki aramızda görünmez bir mesafe vardı.
Mehmet salona geçtiğinde herkes yerini aldı. Torunlar pastanın etrafında dönüyor, Murat ve Zeynep’in eşi Cem sohbet ediyordu. Ama ben masanın başında otururken gözüm sürekli Mehmet’e kayıyordu. Yıllardır konuşmadığımız o konu… O gece…
Birden Mehmet’in sesiyle irkildim: “Ellerine sağlık Ebru.” (Evet, ben Ebru’yum.) “Her şey çok güzel olmuş.”
Gülümsedim ama içimde bir sızı vardı. Çünkü o geceyi asla unutamamıştım. Yirmi yıl önceydi; Mehmet işten geç gelmişti, ben ise çocuklarla tek başıma uğraşmaktan yorgun düşmüştüm. O gece büyük bir kavga etmiş, günlerce konuşmamıştık. Sonra zamanla suskunluk alışkanlığa dönüştü; ne o özür diledi ne ben affettim.
Pastayı keserken Defne bağırdı: “Anneanne! Dilek tut!”
Gözlerimi kapadım ve içimden geçirdim: “Keşke geçmişteki hatalarımızı silebilsek…”
Herkes gülüp eğlenirken Zeynep birden sustu ve bana döndü: “Anne, neden hep eski günlerden bahsediyorsun? Sanki şimdi mutlu değilmişiz gibi…”
Bir an donup kaldım. Elif hemen araya girdi: “Zeynep, annem sadece nostalji yapıyor.”
Ama Zeynep’in gözleri dolmuştu: “Hayır abla, annem hep geçmişte yaşıyor. Hiçbir zaman bugünkü halimizle yetinmedi.”
Mehmet de söze karıştı: “Kızlar, anneniz çok emek verdi bu aileye.”
O an içimde yıllardır bastırdığım öfke patladı: “Evet! Emek verdim ama bazen karşılığını göremedim. Hep güçlü olmam gerekti, hep susmam gerekti… Siz çocukken anlamazdınız ama ben her gece yalnız ağladım!”
Salonda derin bir sessizlik oldu. Torunlar bile şaşkınlıkla bana bakıyordu.
Zeynep gözyaşlarını sildi: “Anne… Biz hiç böyle düşünmemiştik.”
Elif elimi tuttu: “Anneciğim, senin de duyguların varmış… Bunu hiç fark etmedik.”
Mehmet başını öne eğdi: “Ebru… Ben de hata yaptım. O gece sana haksızlık ettim. Yıllarca özür dilemek istedim ama gururum engel oldu.”
O an gözyaşlarımı tutamadım. Yıllardır içimde taşıdığım yük sanki hafifledi. Kızlarım bana sarıldı; Mehmet elimi tuttu.
Gece ilerledikçe sohbetler derinleşti; eski defterler açıldı, kırgınlıklar konuşuldu, affedildi. O doğum günü akşamı sadece Mehmet’in değil, hepimizin yeniden doğduğu bir gece oldu.
Şimdi düşünüyorum da… Geçmişin gölgesinde yaşamak mı daha kolaydı, yoksa yüzleşmek mi? Siz olsanız hangi yolu seçerdiniz?