Bir Evin Duvarlarında Sıkışan Hayatlar: Tarihi Bir Apartmanda Aile Savaşı
“Yeter artık, Zehra Hanım! Bu evde nefes alamıyorum!” diye bağırdım, sesim tarihi apartmanın yüksek tavanlarında yankılandı. O an, mutfağın kapısında duran kayınvalidem bana öyle bir baktı ki, sanki yüzyıllık duvarlar bile çatlayacak sandım. Kocam Murat ise her zamanki gibi arada kalmış, gözlerini yere indirmişti. O an, bu evdeki her çatlağın, her gıcırtının aslında bizim ailemizin çatırdayan ilişkilerinin sesi olduğunu fark ettim.
İstanbul’un tam göbeğinde, Galata’nın arka sokaklarından birinde, 1920’lerden kalma bu apartmanda yaşıyoruz. Dört odalı, yüksek tavanlı, devasa pencereli bir ev. Dışarıdan bakınca herkes imreniyor: “Ne güzel eviniz var!” diyorlar. Ama kimse bilmez ki, bu duvarların ardında kaç gözyaşı döküldü, kaç kelime yutuldu.
Kayınvalidem Zehra Hanım ve onun ablası Müzeyyen Teyze, ikisi de yıllar önce eşlerini kaybetmiş. O günden beri birbirlerine yaslanarak ayakta kalmışlar. Ben ise bu eve gelin geldiğimde, kendimi onların arasında bir yabancı gibi hissettim. Murat’la evlenirken hayalini kurduğum huzurlu aile ortamı, daha ilk haftadan yerini sessiz savaşlara bıraktı.
Bir sabah, kahvaltı sofrasında yine aynı tartışma başladı. Zehra Hanım peynirin markasını beğenmedi, Müzeyyen Teyze ise çayın demini az buldu. Murat ise gazeteye gömülmüş, hiçbir şey duymuyormuş gibi yaptı. “Senin annenle yaşamak kolay mı sandın?” dedim içimden. Ama sesimi çıkarmadım. Çünkü biliyorum, bu evde en ufak bir itirazım büyük bir fırtınaya dönüşüyor.
Bir gün, işten eve döndüğümde odama girdiğimde dolabımın karıştırıldığını fark ettim. Zehra Hanım’ın parfümümden sıkıp aynada kendine bakarken yakaladım onu. “Ne yapıyorsunuz burada?” dedim. “Kızım, senin için merak ettim, bir şey lazım mı diye bakıyordum,” dedi. O an içimdeki öfkeyi zor tuttum. Bu evde bana ait hiçbir şeyin olmadığını bir kez daha anladım.
Murat’la gece yatakta konuşmaya çalıştım. “Bak Murat, ben bu şekilde devam edemem. Ya ayrı eve çıkalım ya da annenle konuşalım.” dedim. O ise yine kaçamak cevaplar verdi: “Annem yaşlı, ablası da var… Onları yalnız bırakamam.” Ben de sustum. Çünkü biliyorum, bu evde benim sözümün ağırlığı yok.
Bir akşam, Müzeyyen Teyze eski fotoğrafları çıkardı. Her fotoğrafta geçmişin gölgesi vardı; gençlikleri, kaybettikleri eşleri… Bir ara bana döndü: “Sen bizim gibi olamazsın kızım. Biz acıyla büyüdük.” dedi. O an anladım ki, bu evde bana yer yoktu; ben sadece onların geçmişinin gölgesinde yaşayan bir yabancıydım.
Geceleri uykusuzlukla boğuşuyorum. Parke zemin her adımda gıcırdıyor; sanki evin kendisi bile huzursuz. Bir gece mutfağa su almaya indiğimde Zehra Hanım’ı ağlarken buldum. Sessizce yanına oturdum. “Ne oldu anne?” dedim ilk defa ona anne diyerek. “Her şey üstüme geliyor kızım,” dedi titrek sesiyle. O an onun da ne kadar yalnız olduğunu fark ettim.
Ama ertesi sabah yine aynıydı her şey; yine eleştiriler, yine sessiz savaşlar… Bir gün Murat işten geç geldiğinde Zehra Hanım bana bağırdı: “Sen kocana sahip çıkamıyorsun!” O an dayanamadım: “Ben burada kimseye sahip çıkmak zorunda değilim! Herkes kendi hayatından sorumlu!” dedim ve odamın kapısını çarptım.
Günler geçtikçe evdeki hava daha da ağırlaştı. Murat’la aramızda soğuk rüzgarlar esmeye başladı. Bir gece tartışırken bana “Sen bu eve hiç ait olmadın!” dedi. O an içimde bir şeyler koptu. Bavulumu topladım ama kapıdan çıkamadım; çünkü nereye gideceğimi bilmiyordum.
Bir sabah işe gitmek için hazırlanırken Zehra Hanım kapımı çaldı. Elinde eski bir anahtarlık vardı. “Bu evin anahtarını sana veriyorum,” dedi. “Belki de seninle baştan başlamamız gerek.” Gözlerim doldu ama hiçbir şey söyleyemedim.
Şimdi bu satırları yazarken hâlâ o eski apartmanda oturuyorum. Parkeler hâlâ gıcırdıyor, odalar hâlâ yüksek tavanlı ve ben hâlâ kendimi biraz yabancı hissediyorum. Ama belki de aile olmak, birbirimizin acısını anlamaktan geçiyor.
Siz olsaydınız ne yapardınız? Aileniz için kendi mutluluğunuzdan vazgeçer miydiniz? Yoksa yeni bir hayat kurmak için cesaret eder miydiniz?