Otobüste Başlayan Bir Hayat: Yorgunluğun ve Umudun Hikayesi

“Biraz daha dayansam, belki de yere yığılmayacağım,” diye düşündüm, otobüsün metal tutamağına neredeyse tırnaklarımı geçirirken. İstanbul’un akşam trafiğinde, işten çıkmış binlerce insanla birlikte, ayakta kalmaya çalışıyordum. Gözlerim kapanacak gibi, bacaklarım titriyordu. Annemin sabahki sözleri hâlâ kulağımda çınlıyordu: “Zuzan, bu kadar çalışmak sana iyi gelmiyor. Eve geldiğinde yüzünü bile göremiyorum.” Ama ne yapabilirdim ki? Ev kirası, faturalar, kardeşimin okul masrafları… Babamın işsiz kaldığı o günden beri her şey bana bakıyordu.

Birden yanımdaki koltukta oturan genç adam bana döndü. Gözleriyle yorgunluğumu okumuş gibiydi. “Buyurun, oturun lütfen. Çok yorgun görünüyorsunuz,” dedi kibarca. Önce tereddüt ettim. İnsanlar genelde böyle bir nezaketi ya yanlış anlar ya da karşılık beklerdi. Ama gözlerinde öyle bir samimiyet vardı ki, istemsizce başımı salladım ve usulca oturdum.

“Teşekkür ederim,” dedim kısık bir sesle. O ise ayakta durup bana gülümsedi. “Benim adım Arda,” dedi. “Ben de işten geliyorum. Bazen insanın sadece oturacak bir yere ihtiyacı oluyor.”

O an içimde bir şeyler kırıldı. Gözlerim doldu ama ağlamamaya çalıştım. “Ben de Zuzan,” dedim. “Bugün çok yoruldum.”

Otobüs ilerlerken camdan dışarı baktım; karanlıkta parlayan sokak lambaları, hayatın ne kadar hızlı aktığını hatırlatıyordu bana. Arda sessizce yanımda duruyordu. Bir süre sonra, “İstanbul’da yaşamak zor,” dedi. “Hele ki yalnızsan…”

Birden içimdeki yükü dökmek istedim. “Ben yalnız değilim aslında ama bazen öyle hissediyorum. Annem, babam, kardeşim… Hepsi evde ama sanki kimse kimseye ulaşamıyor.”

Arda başını salladı. “Ben de ailemle yaşıyorum ama babamla aramızda hep mesafe var. O da işsiz kaldıktan sonra değişti.”

O an anladım ki, bu şehirde herkesin sırtında görünmeyen yükler var. Otobüs durağa yaklaştığında Arda bana döndü: “İstersen biraz yürüyelim, konuşmak iyi gelir belki.”

Normalde böyle bir teklifi hemen reddederdim ama o akşam içimde bir şeyler değişmişti. Otobüsten indik ve Kadıköy’ün ara sokaklarında yürümeye başladık. Hava serindi ama sohbetimiz ısıtıyordu içimi.

“Bazen düşünüyorum da,” dedim, “hayat hepimizi bir yerlere savuruyor. Ben çocukken her şey daha kolaydı sanki.”

Arda gülümsedi: “Ben de öyle hissediyorum. Babam işini kaybetmeden önce evde kahkahalar eksik olmazdı. Şimdi herkes sessiz.”

Bir kafede oturduk, iki çay söyledik. Çayın buharı yüzümü ısıtırken Arda’ya baktım: “Senin hayalin neydi?”

Bir an duraksadı. “Ben aslında müzisyen olmak istiyordum. Ama ailem ‘aç kalırsın’ dedi, ben de muhasebeci oldum.”

Gülümsedim acı bir şekilde: “Ben de öğretmen olmak isterdim ama üniversiteyi bırakmak zorunda kaldım. Şimdi bir tekstil atölyesinde çalışıyorum.”

Aramızda bir sessizlik oldu; ikimiz de kaybettiklerimizin yasını tutuyorduk sanki.

O gece eve döndüğümde annem yine salonda oturuyordu, gözleri televizyonda ama aklı başka yerdeydi. “Nerede kaldın kızım?” dedi endişeyle.

“Biraz yürüdüm anne,” dedim yorgun bir sesle.

Babam ise mutfakta sessizce çayını karıştırıyordu. Onunla konuşmak istedim ama kelimeler boğazıma düğümlendi.

Kardeşim Okan odasında ders çalışıyordu; kapının aralığından baktım, gözleri uykusuzluktan kızarmıştı.

O gece yatağıma uzandığımda Arda’nın sözleri aklımdan çıkmadı: “Bazen sadece biriyle konuşmak bile iyi gelir.”

Ertesi gün işyerinde patronum yine bağırıyordu: “Zuzan! Şu siparişleri yetiştir!” Ellerim makinenin üzerinde titriyordu; patronun sesi kulaklarımda yankılanırken gözlerimi kapattım ve Arda’yı düşündüm.

Öğle arasında telefonuma bir mesaj geldi: “Umarım bugün daha iyisindir. Akşam yine buluşmak ister misin?”

İçimde hafif bir umut kıpırtısı hissettim. Belki de hayat sadece mücadele etmekten ibaret değildi; belki de bazen bir yabancının uzattığı el, insanı hayata bağlayabilirdi.

Akşam eve dönerken annemle mutfakta karşılaştık. “Kızım, sen iyi misin?” dedi gözlerimin içine bakarak.

Bir an sustum, sonra gözyaşlarımı tutamayıp sarıldım ona: “Çok yoruldum anne… Ama bugün biri bana yer verdi otobüste ve ilk defa kendimi yalnız hissetmedim.”

Annem saçımı okşadı: “Her şeye rağmen iyi insanlar var demek ki.”

O akşam Arda’yla tekrar buluştuk; bu sefer daha çok konuştuk, daha çok güldük. Hayatın zorluklarını paylaşınca yükümüz hafifledi sanki.

Şimdi düşünüyorum da; belki de en büyük sorunlarımızı tek başımıza taşımaya çalışmamız… Belki de birbirimize biraz daha yakın olsak, biraz daha anlayışlı olsak her şey kolaylaşır mıydı?

Siz hiç bir yabancının küçük bir iyiliğiyle hayatınızın değiştiğini hissettiniz mi? Yoksa hâlâ kendi yükünüzü tek başınıza taşımaya devam mı ediyorsunuz?