Kırık Bir Camın Ardında: Annemle Sessiz Bir Savaş
“Yine mi yalnız taşıyor o poşetleri?” diye seslendim mutfağın kapısından. Annem Halime, pencerenin önünde durmuş, elinde bayat ekmekten bir lokma, gözleri camın ötesinde, sanki orada değilmiş gibi. Cevap vermedi. Sadece çiğnemeye devam etti, dudaklarının kenarında bir kırıntı, gözlerinde ise haftalardır süren o gri bulutlar.
Yağmur cama vuruyordu. Komşumuz Ayşe Hanım, apartmanın önünde ağır poşetlerle tek başına yürüyordu. “Anne, yardım etsek ya?” dedim. Omuzlarını silkti. “Herkes kendi yükünü taşır kızım,” dedi kısık bir sesle. O an içimde bir şey kırıldı. Annemin bu kadar içine kapanmasına, kimseyle konuşmamasına, bana bile yaklaşmamasına alışamıyordum. Eskiden öyle değildi. Babam varken, evde kahkahalar eksik olmazdı. Şimdi ise her şey sessizdi; televizyonun sesi bile annemin suskunluğunu bastıramıyordu.
Birden annem döndü, göz göze geldik. “Sen de mi gideceksin bir gün?” dedi aniden. Şaşırdım. “Nereye gideceğim anne?” dedim. “Baban gibi… Herkes bir gün gidiyor.”
İçimdeki öfke ve acı birbirine karıştı. Babam üç yıl önce bizi bırakıp başka bir şehirde yeni bir hayat kurmuştu. Annem o günden beri sanki yaşlanmıştı; saçlarına aklar düşmüş, elleri daha çok titrer olmuştu. Ama asıl değişen gözleriydi; eskiden umutla bakan o gözler şimdi hep uzaklara dalıyordu.
O gün akşam yemeğinde yine sessizlik vardı. Sofrada kuru fasulye ve pilav… Annem kaşığını tabağa vurduğunda çıkan ses bile evde yankılandı. “Yarın pazara gideceğim,” dedi birden. “Sen de gel.”
Pazara gitmek çocukluğumda bayram gibiydi; annem pazarcılarla şakalaşır, bana elma şekeri alırdı. Şimdi ise pazar sadece ucuz sebze bulmak için gidilen bir yerdi. Ertesi sabah annemle birlikte çıktık evden. Yağmur dinmişti ama hava hâlâ kasvetliydi. Pazarda annem en ucuz domatesi bulmak için tezgâh tezgâh dolaştı, pazarlık yaptı, sonra bir köşede durup derin derin nefes aldı.
“Anne iyi misin?” dedim endişeyle.
“İyiyim kızım,” dedi ama sesi titriyordu. “Bazen insanın nefesi yetmiyor hayata.”
O an annemin ne kadar yalnız olduğunu anladım. Evdeki sessizlik, babamın yokluğu, geçim derdi… Hepsi onun omuzlarında birer yük olmuştu. Eve dönerken yolda eski komşumuz Fikriye Teyze’yle karşılaştık.
“Halime, seni hiç dışarıda görmüyoruz artık,” dedi Fikriye Teyze.
Annem başını eğdi, “İş güç işte…” dedi kısaca.
Fikriye Teyze bana döndü: “Kızım annenin yüzü hiç gülmüyor artık. Sen ona iyi bak.”
O gece odamda uyuyamadım. Annemin odasından gelen hafif hıçkırıkları duydum. Kalkıp kapısına gittim ama içeri girmeye cesaret edemedim. Sabah kahvaltıda annem gözlerimin içine bakmadan çayını karıştırdı.
“Anne… Biliyor musun, bazen ben de nefes alamıyorum bu evde,” dedim usulca.
Birden durdu, bana baktı. Gözlerinde yaşlar vardı ama hemen sildi.
“Sen gençsin kızım, hayat senin önünde… Benim için endişelenme,” dedi ama sesinde kırılmış bir gurur vardı.
O gün okuldan dönerken babam aradı. Uzun zamandır ilk kez arıyordu. “Nasılsınız?” dedi soğuk bir sesle.
“İyiyiz baba,” dedim ama sesim titredi.
“Annen nasıl?”
“İyi… Yani… Bilmiyorum.”
Telefonu kapattıktan sonra ağladım. Annemin yalnızlığına ben de eklenmiştim sanki.
Bir hafta sonra annem hastalandı; ateşi çıktı, günlerce yataktan kalkamadı. Ben okula gitmedim, başında bekledim. O günlerde komşular yemek getirdi, Ayşe Hanım bile gelip başında dua etti.
Bir gece annem uykusunda sayıkladı: “Beni bırakmayın… Yalnız kalmak istemiyorum…”
Sabah olduğunda ona sarıldım ilk kez yıllar sonra.
“Anne… Ben buradayım,” dedim ağlayarak.
O da bana sarıldı, ikimiz de uzun süre ağladık.
O günden sonra aramızda görünmez bir bağ oluştu sanki; birlikte yemek yaptık, pazara gittik, bazen sadece oturup yağmuru izledik pencereden.
Ama hâlâ içimde bir korku var: Ya bir gün ben de gidersem? Ya annemi yalnız bırakırsam? Bazen düşünüyorum; insan en çok sevdiklerine mi yabancılaşır? Sizce anneler ve kızları birbirine ne zaman uzak düşer?