Kocaman Bir Yalnızlık: Televizyonun Sessizliğinde Duyulan Çığlık
“Senin gibi bir gelini bu eve soktuğuma bin pişmanım!” diye bağırdı Şükran Hanım, gözleri öfkeyle dolu. O an, mutfağın ortasında elimde çay tepsisiyle donakaldım. Kocam Serkan, üç gün önce iş için Ankara’ya gitmişti. Evde sadece ben, oğlum Ege ve Şükran Hanım kalmıştık. O sabah her şey normal başlamıştı; Ege’ye kahvaltı hazırlamış, Şükran Hanım’ın ilaçlarını vermiştim. Ama şimdi, akşamın karanlığında, bir anda üzerime yağan bu öfke yağmurunun sebebini anlamıyordum.
“Ne oldu Şükran Hanım? Bir yanlışım mı oldu?” dedim titrek bir sesle. O ise elindeki bastonunu yere vurdu: “Senin yüzünden oğlum bana sırtını döndü! Sen geldin geleli bu evde huzur kalmadı!”
İçimde bir şeyler kırıldı o an. Oysa ben bu eve gelin geldiğimde, annesiz büyüdüğüm için bir aile sıcaklığı bulacağımı sanmıştım. Serkan’la evlenirken babamdan çok Şükran Hanım’ın onayını almak istemiştim. Ama şimdi, yıllardır içimde sakladığım korkular bir bir yüzeye çıkıyordu.
“Bak kızım,” dedi Şükran Hanım, sesi biraz yumuşamıştı ama gözleri hâlâ sertti, “Bu evde ya benim kurallarıma uyarsın ya da kapı orada!”
O gece uyuyamadım. Ege’yi yatırdıktan sonra mutfağa geçip sessizce ağladım. Annem küçükken bizi terk etmişti; babam ise hep işteydi. Hep güçlü olmam gerektiğini söylemişti bana. Ama şimdi, kendi evimde yabancı gibi hissediyordum.
Ertesi sabah Serkan’ı aradım. “Serkan, annen bana çok kötü şeyler söyledi dün gece. Artık dayanacak gücüm kalmadı,” dedim. O ise yorgun bir sesle, “Ne olur idare et birkaç gün daha, toplantılarım bitince döneceğim,” dedi. İçimdeki yalnızlık büyüdü.
O gün öğleden sonra Şükran Hanım’ın kız kardeşi Nermin Teyze geldi. İkisi salonda fısıldaşıyorlardı. Kapı aralığından duydum: “Serkan’ın karısı iyice başına buyruk oldu. Oğlanı da kendine bağladı, seni dinlemiyor artık,” dedi Nermin Teyze. Şükran Hanım ise, “Ben ona göstereceğim! Bu evde kimse benim sözümün üstüne söz söyleyemez!” diye karşılık verdi.
O akşam yemek masasında Ege tabağını devirdi. Şükran Hanım bir anda bağırmaya başladı: “Sen annene çekmişsin! Terbiyesizlik sende genetik!” O an içimdeki tüm korkular öfkeye dönüştü: “Yeter artık! Ben bu evde sadece gelin değilim, aynı zamanda bir anneyim! Bana böyle davranamazsınız!” dedim.
Şükran Hanım ayağa kalktı, bastonunu yere vurdu: “O zaman defol git bu evden! Oğlumu da alıp gideceksin! Benim evimde huzur istiyorum!”
Ege korkuyla bana sarıldı. Gözyaşlarımı tutamıyordum. O gece valizimi topladım, Ege’nin elinden tutup kapıya yöneldim. Şükran Hanım arkamdan bağırıyordu: “Bir daha bu eve adımını atarsan polise veririm seni!”
Sokakta yağmur yağıyordu. Ege üşüyordu, ben ise ne yapacağımı bilmiyordum. Babamı aradım, “Baba… Beni eve alır mısın?” dedim ağlayarak. Babam sessiz kaldı bir süre: “Kızım… Biliyorsun ev küçük ama gel tabii ki,” dedi sonunda.
Babamın evine vardığımızda Ege çoktan uyumuştu. Babam bana battaniye getirdi, sessizce yanımda oturdu. “Kızım… Sen güçlü bir kadınsın. Ama bazen güçlü olmak yetmez; bazen de hakkını araman gerekir,” dedi.
Ertesi sabah Serkan’ı tekrar aradım. “Serkan, annen beni evden kovdu. Ege’yle babamdayız,” dedim. Serkan önce sessiz kaldı, sonra öfkeyle bağırdı: “Sen ne yaptın da annem seni kovdu? Hep senin yüzünden huzurumuz kaçıyor!”
O an anladım ki yalnızca Şükran Hanım’la değil, Serkan’la da mücadele etmem gerekiyordu. Günlerce aramadı beni. Babam işten geç geliyordu; ben ise Ege’yle birlikte yeni bir hayata alışmaya çalışıyordum.
Bir gün kapı çaldı; karşı komşumuz Ayşe Abla elinde börekle geldi. “Duydum olanları… Kızım, sakın kendini suçlama! Biz kadınlar bazen en çok kendi ailemizden yara alıyoruz,” dedi sarılarak.
Ayşe Abla’nın sözleri içimi ısıttı. O günden sonra mahalledeki kadınlarla daha çok vakit geçirmeye başladım; onlardan güç aldım.
Bir hafta sonra Serkan aradı: “Eve dönmeni istiyorum,” dedi kısık sesle. “Ama aynı şeyleri yaşamaktan korkuyorum,” dedim. “Annemle konuşacağım,” dedi ama sesinde kararlılık yoktu.
Babam bir akşam sofrada bana baktı: “Kızım… Hayat bazen insanı en sevdiklerinin karşısında sınar. Sen ne istiyorsun?”
O gece uzun uzun düşündüm. Evliliğim için mi yoksa kendi huzurum için mi savaşmalıydım? Sabah olduğunda Serkan’ı aradım: “Ben artık kendi ayaklarım üzerinde durmak istiyorum,” dedim titreyen bir sesle.
Serkan önce şaşırdı, sonra sustu. “Peki… Nasıl istersen,” dedi ve telefonu kapattı.
Aylar geçti; babamla küçük ama huzurlu bir hayat kurduk Ege’yle. Mahallede kadınlarla dayanışma içinde oldum; iş buldum, oğluma daha iyi bir gelecek sunmak için çalıştım.
Bazen geceleri hâlâ o evin soğuk duvarlarını ve Şükran Hanım’ın öfkesini hatırlıyorum. Ama artık biliyorum ki gerçek aile kan bağıyla değil, sevgiyle kurulur.
Siz olsaydınız ne yapardınız? Ailenizle mi yoksa kendi mutluluğunuz için mi savaşırdınız?