Bir Anneden Kalan Soğukluk: Zeynep’in Sessiz Çığlığı
“Senin yüzünden hayatım mahvoldu, Zeynep! Şimdi bana çay getir, ellerim titriyor!” Annemin sesi, mutfağın duvarlarında yankılanırken, içimde bir şeyler daha da kırıldı. Çaydanlığı ocağa koyarken ellerim titredi; sıcak suyun sesi, annemin yıllardır dinmeyen öfkesine karışıyordu. İçimden, “Neden hâlâ buradayım?” diye geçirdim. Neden hâlâ ona hizmet ediyorum, neden hâlâ onun sevgisini kazanmayı umuyorum?
Çocukluğumda annem, Ayşe Hanım, hep mesafeli ve soğuktu. Babamı küçük yaşta kaybettik; o günden sonra evimizde ne bir kahkaha ne de bir sarılma kaldı. Annem, acısını bana yükledi. “Senin için yaşıyorum,” derdi ama gözlerinde hep bir pişmanlık, dudaklarında ise kırgınlık vardı. Okuldan eve döndüğümde, arkadaşlarımın anneleri onları öperken, benim annem bana sadece ödevlerimi sordu. Bir gün, ilkokulda bir resim yarışmasında birinci olmuştum. Eve koşa koşa gelip madalyamı gösterdiğimde, annem sadece başını salladı: “Bunlar boş işler, gerçek hayatı öğren.” O an içimde bir şeyler öldü.
Yıllar geçti, ben büyüdüm ama annemin sevgisizliği hiç değişmedi. Üniversiteyi kazandığımda bile, “Evden uzaklaşmak için mi okuyorsun?” diye sordu. Oysa ben sadece kendimi bulmak istiyordum. İstanbul’a taşındığımda ilk defa özgür hissettim. Fakat her telefon çaldığında içimde bir suçluluk duygusu kabardı. Annem yalnızdı ve ben onun tek çocuğuydum. Herkes bana “Anne kutsaldır, bakmak zorundasın,” diyordu. Ama kimse annemin bana nasıl davrandığını bilmiyordu.
Geçen yıl annem hastalandı. Komşumuz Emine Teyze aradı: “Zeynep kızım, annen çok kötü oldu, gelmen lazım.” İşimi gücümü bırakıp memlekete döndüm. Annemi hastaneye götürdüm, başında bekledim. O ise hâlâ aynıydı; şikayet ediyor, beni suçluyor, minnet etmiyordu. Bir gece hastane odasında, annem uykudayken ağladım. İçimdeki çocuk hâlâ bir sarılma bekliyordu.
Köyde herkes bana “Zeynep kızım, anneni bırakma,” diyor. Ama kimse bana “Sen nasılsın?” diye sormuyor. Herkes annemin yaşlılığını görüyor ama benim içimdeki yaraları kimse görmüyor. Bir gün komşu kadınlardan biriyle tartıştık:
— Zeynep, annen sana emek verdi, şimdi sen ona bakacaksın!
— Ama o bana hiç sevgi vermedi ki…
— Anne sevgisi sorgulanmaz kızım! Allah’ın emri!
O gece eve döndüğümde annem yine bağırdı: “Yemek neden tuzsuz? Hiçbir şeyi beceremiyorsun!”
Bir gün cesaretimi topladım ve ona sordum:
— Anne, neden bana hiç sarılmadın? Neden beni hiç sevmedin?
O ise gözlerini kaçırdı:
— Hayat zor Zeynep… Ben de bilmiyorum nasıl sevilir…
O an anladım ki annem de kendi annesinden sevgi görmemişti. Ama bu, benim acımı hafifletmedi. Yine de ona bakmaya devam ettim; çünkü başka çarem yoktu. Her gün içimde bir savaş yaşanıyor: Vicdanımla kırgınlığım arasında sıkışıp kalıyorum.
Bir akşamüstü, annem pencerenin önünde otururken sessizce ağladığını gördüm. Yanına gidip elini tuttum; ilk defa elini çekmedi. O an içimde bir umut yeşerdi mi bilmiyorum ama en azından yalnız olmadığımı hissettim.
Şimdi her sabah ona kahvaltı hazırlarken kendi kendime soruyorum: Sevgi borç mudur? Anne olmak sadece doğurmak mıdır? Benim gibi hisseden başka kaç kişi var bu ülkede?
Belki de en büyük cesaret, geçmişin acısını kabullenip yine de iyilik yapabilmektir… Ama insan kendini ne zaman affedebilir? Sizce annemi affetmeli miyim? Yoksa kendi yoluma mı bakmalıyım?