Hayatımın En Büyük Korkusu: Eşim Hastalanınca Anladım
“Zeynep, iyi misin? Yüzün bembeyaz olmuş!” diye bağırdım, elimdeki çay bardağını sehpanın üstüne bırakırken. O sabah, her zamanki gibi işe gitmek için hazırlanıyordum. Zeynep ise mutfakta kahvaltı hazırlıyordu. Bir anda tabak yere düştü, camlar paramparça oldu. Zeynep’in elleri titriyordu, gözleri bir noktaya dalmıştı. Koşup yanına vardığımda, dudakları morarmıştı. “Murat… nefes alamıyorum…” dedi kısık bir sesle. O an içimde bir şeyler koptu. Hayatımda ilk kez, onu kaybetmekten bu kadar korktum.
Ambulans gelene kadar geçen o on dakika bana on yıl gibi geldi. Zeynep’in ellerini tutarken, “Ne olur gitme, ne olur…” diye fısıldadım. Oysa yıllardır birbirimize böyle cümleler kurmazdık. Evleneli on iki yıl olmuştu; aşkımızı, heyecanımızı zamanla günlük hayatın telaşına kurban etmiştik. İşten eve yorgun döner, çocukların ödevleriyle uğraşır, akşam yemeğini hızlıca yiyip televizyonun karşısında sessizce otururduk. Zeynep’in gözlerinde o eski ışıltı yoktu; ben de çoğu zaman kendi dertlerime gömülüp onun ne hissettiğini anlamazdım.
O gün hastanede saatlerce bekledim. Doktorlar, Zeynep’in ciddi bir akciğer enfeksiyonu geçirdiğini söylediler. “Durumu kritik,” dedi genç bir doktor, gözlerini kaçırarak. “Bir süre yoğun bakımda kalacak.” O an içimdeki bütün pişmanlıklar birer birer yüzeye çıktı. Ona yeterince değer vermediğim anlar, kırıcı sözlerim, ertelediğim küçük mutluluklar… Hepsi boğazıma düğümlendi.
Zeynep’in annesiyle babası da hastaneye geldi. Kayınvalidem bana soğuk bir bakış attı: “Murat, Zeynep’i bu kadar yormasaydın keşke… Hep çalışıyor, hep koşturuyor.” İçimden ona hak vermemek elde değildi. Son yıllarda Zeynep’in yükü gerçekten ağırdı; ben ise çoğu zaman kendi işimin stresiyle ilgilenmiş, ona destek olmayı ihmal etmiştim.
O gece hastane koridorunda tek başıma otururken, çocuklarımız Ece ve Emir’i düşündüm. Onlara annelerinin hasta olduğunu nasıl anlatacaktım? Eve döndüğümde Ece gözyaşları içinde bana sarıldı: “Babacığım, annem ölecek mi?” O an ne cevap vereceğimi bilemedim. Sadece başını okşadım: “Annen çok güçlüdür kızım, iyileşecek.” Ama içimde fırtınalar kopuyordu.
Geceleri uyuyamıyor, sabaha kadar Zeynep’in başucunda oturuyordum. Her makine sesiyle irkiliyor, doktorların her sözüne kulak kesiliyordum. Bir gece hemşirelerden biri yanıma yaklaştı: “Eşinizi çok seviyorsunuz belli ki… Keşke herkes böyle olsa.” O an gözlerim doldu. Belki de ilk kez duygularımı bu kadar açık yaşadım.
Bir hafta sonra Zeynep’in durumu biraz düzeldi. Yoğun bakımdan çıkarıldı ama hâlâ çok zayıftı. Odaya girdiğimde bana güçsüzce gülümsedi: “Korkuttum seni değil mi?” dedi. Elini tuttum: “Sana söylemediğim ne çok şey varmış Zeynep… Seni ne kadar sevdiğimi unuttuğumu sandım ama aslında hiç unutmamışım.” Gözlerinden yaşlar süzüldü: “Ben de seni… Ama bazen çok yalnız hissettim Murat.”
O an aramızdaki bütün duvarlar yıkıldı sanki. Yıllardır konuşmadığımız ne varsa döküldü ortaya. “Biliyor musun,” dedim, “Sana yardım etmeyi, seni anlamayı hep erteledim. Sanki sonsuza kadar vaktimiz varmış gibi davrandım.” Zeynep başını salladı: “Ben de bazen sana ulaşamadım… Kendi acımı sakladım.”
Zeynep taburcu olduktan sonra evde yeni bir düzen kurduk. Çocuklarla daha çok vakit geçirmeye başladık. Akşam yemeklerinde telefonlarımızı bir kenara bırakıp sohbet ettik. Ben mutfağa girip yemek yapmayı öğrendim; Zeynep dinlendiğinde ona çay götürdüm, birlikte eski fotoğraflarımıza baktık.
Ama aile içinde her şey hemen düzelmedi tabii. Kayınvalidem hâlâ bana mesafeliydi; “Kızımı ihmal ettin,” demekten vazgeçmedi. Bir gün sabrım taştı: “Anneciğim,” dedim, “Haklısınız, hatalar yaptım ama şimdi telafi etmek istiyorum.” O da gözyaşlarını tutamadı: “Kızım çok çekti Murat… Ama sen de değişmişsin.”
İş yerinde de zor günler yaşadım; patronum izinlerime burun kıvırdı, bazı arkadaşlarım arkamdan konuştu: “Evde karısına bakmak için işi aksatıyor,” dediler. Ama artık bunları umursamıyordum. Ailem her şeyden önemliydi.
Bir akşam Ece yanıma gelip sarıldı: “Babacığım, annem iyileştiği için çok mutluyum… Sen de daha çok gülüyorsun artık.” O an anladım ki sadece Zeynep’i değil, çocuklarımı da ihmal etmişim yıllarca.
Şimdi her sabah Zeynep’e kahvaltı hazırlıyor, ona küçük notlar bırakıyorum: “Seni seviyorum.” Hayatın ne kadar kırılgan olduğunu öğrendim bu süreçte. Bir gün her şey altüst olabiliyor; önemli olan birbirimize sahip çıkmakmış.
Bazen geceleri uyanıp Zeynep’in nefes alışını dinliyorum ve içimden soruyorum: Acaba kaç kişi sevdiklerinin değerini onları kaybetme korkusuyla yüzleşmeden anlayabiliyor? Siz hiç sevdiklerinize geç kalmadan sarıldınız mı?