Kırık Bir Kalbin Yankısı: Bir Anadolu Kasabasında Aşk ve İhanet
“Bunu bana nasıl yaparsın Murat?” diye bağırdım, gözlerim dolu dolu. Annemin evinin önünde, sabahın erken saatlerinde, kasabanın sessizliğini yırtan tek ses bendim. Murat şaşkınlıkla bana bakarken, elimde tuttuğum eski bir fotoğraf titriyordu. Fotoğrafta ben, Murat ve Emre… Yıllar önce çekilmiş, ama acısı taptaze.
Her şey bir gün önce başlamıştı. İstanbul’dan kalkıp, Murat’la birlikte ailemi ziyarete gelmiştik. Arabadan iner inmez, Murat bagajdan hediyeleri çıkarırken ben etrafa bakındım. O an, karşı sokakta yürüyen birini gördüm. Gözlerimi kısıp dikkatlice bakınca, kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu: Emre’ydi bu. Onu en son üniversite mezuniyetinde görmüştüm; o zamandan beri ne bir haber ne de bir selam…
Murat’ın sesiyle kendime geldim: “Zeynep, yardım etsene biraz.”
Torbayı elinden aldım ama aklım hâlâ Emre’deydi. İçimde tuhaf bir huzursuzluk vardı. Annem kapıyı açınca her zamanki gibi sarıldı bana, ama ben kollarında huzur bulamadım bu defa. Akşam yemeğinde herkes neşeliydi; babam eski fıkralarını anlatıyor, Murat annemle mutfakta yardımlaşıyordu. Ama ben sürekli camdan dışarı bakıyor, Emre’yi tekrar görür müyüm diye düşünüyordum.
Gece olunca odama çekildim. Murat yanıma geldi, “Bir gariplik var sende bugün,” dedi. “Yorgunum,” dedim kısaca. Oysa içimde fırtınalar kopuyordu. Yıllardır gömülü sandığım duygularım bir anda yüzeye çıkmıştı.
Ertesi sabah kasabanın çarşısına gitmek için dışarı çıktım. Tam köşe başında Emre’yle karşılaştım. Bir an göz göze geldik. O da şaşırmıştı. “Zeynep… Sen misin?” dedi kısık bir sesle.
“Evet… Merhaba Emre.”
Bir süre sessizce yürüdük. Sonra Emre konuştu: “Seni burada göreceğimi hiç düşünmemiştim.”
“Ben de seni…” dedim. İçimdeki sızı büyüyordu.
Bir kafede oturduk. Emre bana hayatını anlattı; evlenmemişti, kasabada kalmıştı, babasının işini devralmıştı. “Sen mutlu musun?” diye sordu aniden.
Bir an duraksadım. “Evet… Yani… Bilmiyorum,” dedim. O an gözlerim doldu. Emre elimi tuttu: “Zeynep, yıllar önce seni bırakmak zorunda kaldım ama hiç unutamadım.”
O anda içimdeki duvarlar yıkıldı. Gözyaşlarımı tutamadım. “Ben de unutmadım Emre… Ama artık çok geç.”
Eve döndüğümde Murat beni bekliyordu. Suratından bir şeylerin ters gittiğini anlamıştım. “Neredeydin?” dedi sertçe.
“Çarşıya gittim,” dedim yalan söyleyerek.
Murat cebinden bir fotoğraf çıkardı; eski bir fotoğrafımızdı, arkasında Emre’nin el yazısıyla bir not vardı: “Sonsuza kadar seninle…” Fotoğrafı nasıl bulduğunu sormaya cesaret edemedim.
“Madem mutlu değilsin, neden benimlesin Zeynep?” dedi Murat, sesi titreyerek.
O an sustum. Ne diyebilirdim ki? Evliliğimizin ilk yıllarında her şey güzeldi ama zamanla aramızdaki bağ zayıflamıştı. İstanbul’un karmaşası, iş stresi, çocuk sahibi olamamanın verdiği baskı… Hepsi bizi birbirimizden uzaklaştırmıştı.
Annem kapıdan içeri girdiğinde ortamın gerginliğini hemen hissetti. “Ne oluyor çocuklar?” dedi endişeyle.
“Bir şey yok anne,” dedim ama gözyaşlarımı saklayamadım.
O gece Murat’la uzun uzun konuştuk. Geçmişi, hayallerimizi, kaybettiklerimizi… Murat bana sarıldı: “Sana yetemedim biliyorum ama lütfen gitme,” dedi.
Sabah olduğunda valizimi topladım. Annem kapıda ağlıyordu: “Kızım, aile olmak kolay değil ama kaçmak da çözüm değil.”
O an kararımı verdim; kaçmayacaktım ama kendimi de kandırmayacaktım. Murat’a döndüm: “Bir süre ayrı kalalım,” dedim sessizce.
Kasabadan ayrılırken Emre’yi son kez gördüm. Göz göze geldik; ikimiz de biliyorduk ki bazı yaralar asla tam olarak iyileşmiyor.
Şimdi İstanbul’da yalnız yaşıyorum. Hayatımda ilk defa kendime ait bir alanım var ama kalbimde hâlâ cevaplanmamış sorular var:
Gerçekten affedebilir miyiz? Yoksa bazı kırıklar sonsuza kadar bizimle mi kalır? Siz olsanız ne yapardınız?