“Bölüşelim mi?”: Bir Akşam Yemeğinde Kendimi Yeniden Keşfetmek
“Bölüşelim mi?” dedi Emre, garsonun masaya getirdiği hesap fişine bakarken. O an, içimde bir şeyler kırıldı. Sanki o küçük kâğıt parçası, sadece akşam yemeğinin değil, yıllardır içimde biriktirdiğim beklentilerin, hayallerin ve korkuların da hesabını önüme koymuştu.
O akşam, Kadıköy’de bir balıkçıda buluşmuştuk. Emre’yi bir arkadaşımın önerdiği uygulamadan tanımıştım. Fotoğraflarında gülümseyen, kitap okuyan, köpeğiyle yürüyüş yapan bir adamdı. Mesajlaşmalarımızda hep nazik, anlayışlı ve espriliydi. Annem, “Kızım, dikkatli ol, internetten tanışmak riskli,” demişti ama ben umutluydum. Belki de bu kez, her şey farklı olurdu.
İlk başta her şey güzeldi. Emre, bana çocukluğundan, üniversite yıllarından, işinden bahsetti. Ben de ona ailemi, hayallerimi, İstanbul’da yaşamanın zorluklarını anlattım. Arada bir göz göze geldiğimizde, içimde kelebekler uçuşuyordu. Garson mezeleri getirirken, Emre’nin gözlerinde bir sıcaklık vardı. “Seninle konuşmak çok güzel,” dedi. Ben de utangaçça gülümsedim.
Ama zaman ilerledikçe, Emre’nin tavırlarında bir değişiklik hissetmeye başladım. Telefonuna sık sık bakıyor, bazen dalıp gidiyordu. Bir ara, “Senin işin de zor tabii, kadın olarak bu şehirde ayakta kalmak…” dedi. Sözünü bitirmedi ama cümlesinin devamını hissettim: ‘…zor olmalı.’
Yemek bittiğinde, garson hesabı getirdi. Emre, fişe baktı, sonra bana döndü: “Bölüşelim mi?”
O an, içimde bir fırtına koptu. Belki de mesele parayla ilgili değildi. Belki de mesele, o akşamın başından beri hissettiğim küçük kırmızı bayraklardı. Annemin sesi kulaklarımda çınladı: “Kızım, bir adamın sana nasıl davrandığına dikkat et.”
Bir an duraksadım. “Tabii, olur,” dedim. Sesim titriyordu. Garsonun bakışları arasında cüzdanımı çıkardım. Emre, kartını uzatırken bana bakmadı bile. O an, kendimi küçülmüş, değersiz hissettim. Sanki bir sınavdan kalmıştım.
Yemekten sonra sahilde yürüdük. Emre, hava soğuk olmasına rağmen ceketini bana vermedi. Ellerim cebimde, kafamda bin bir düşünceyle yürüdüm. “Seninle tekrar görüşmek isterim,” dedi. Gözlerime bakmadan. Ben ise sadece başımı salladım.
Eve döndüğümde annem salonda televizyon izliyordu. “Nasıl geçti?” diye sordu. “İyiydi,” dedim ama gözlerim doldu. O gece uyuyamadım. Kafamda Emre’nin sesi, garsonun bakışı, annemin uyarıları dönüp durdu.
Ertesi sabah, en yakın arkadaşım Zeynep’e her şeyi anlattım. Zeynep, “Kızım, mesele para değil. Ama bir adamın sana değer vermesi lazım. İlk buluşmada bile bu kadar ilgisizse, sonrası ne olur?” dedi. Haklıydı. Ama içimde bir suçluluk vardı. Acaba çok mu beklentiye girmiştim? Yoksa gerçekten hak ettiğim değeri mi arıyordum?
O gün işe giderken metrobüste insanların yüzlerine baktım. Herkesin kendi derdi vardı. Kimisi telefonda tartışıyor, kimisi sessizce camdan dışarı bakıyordu. Ben de kendi içimde tartışıyordum: Bir kadının sınırları ne olmalı? Toplumun beklentileriyle kendi değerlerim arasında nasıl bir denge kurabilirim?
O akşam Emre’den bir mesaj geldi: “Güzel vakit geçirdim, tekrar görüşelim mi?”
Cevap yazmadan önce uzun süre düşündüm. Annemin, Zeynep’in ve kendi iç sesimin söylediklerini tarttım. Sonunda, “Teşekkür ederim Emre, ama sanırım farklı şeyler arıyoruz,” diye yazdım. Gönderdikten sonra içimde bir hafiflik hissettim. Belki de ilk defa, kendi sınırlarımı koruyabilmiştim.
O günden sonra, kendime daha çok değer vermeye başladım. Artık biriyle buluşurken, sadece onun bana nasıl davrandığına değil, benim kendime nasıl davrandığıma da dikkat ediyorum. Annemle daha çok konuşuyorum, Zeynep’le dertleşiyorum. Bazen yalnız kalmak korkutucu geliyor ama biliyorum ki, kendime saygı duyduğum sürece yalnızlık da güç veriyor.
Şimdi size soruyorum: Bir ilişkide sınırlarınızı nasıl koruyorsunuz? Toplumun beklentileriyle kendi değerleriniz arasında siz nasıl bir denge kuruyorsunuz?