Yabancı Olduğum Ev: Bir Annenin Sessiz Çığlığı
“Anne, keşke haber verseydin gelmeden önce,” dedi Oğuz, kapının aralığından bana bakarken. Sesi ne öfkeliydi ne de sevecen; sanki bir yabancıya söyler gibi, mesafeli ve yorgundu. Elimdeki eski, solmuş torbayı daha da sıkı tuttum. İçinde birkaç parça kıyafet, bir kutu ilaç ve oğlumun çocukluğundan kalma, sararmış bir fotoğraf vardı. Altı saatlik otobüs yolculuğunun ardından, dizlerim ağrıyor, kalbim ise bambaşka bir acıyla sızlıyordu.
“Habersiz gelmek istemedim oğlum, ama telefonum bozuldu. Zaten… seni çok özledim,” dedim, gözlerimi kaçırarak. Oğuz’un eşi, Elif, içeriden başını uzattı. Yüzünde, beni görünce beliren o ince, zoraki tebessüm… Sanki evlerine bir misafir değil de, yük gelmiş gibi. “Hoş geldin anne,” dedi, ama sesi evin duvarlarında yankılanmadı bile.
İçeri adım attığımda, evin düzeni, kokusu, her şeyi bana yabancı geldi. Oğlumun çocukluğunda, birlikte yaşadığımız o eski apartman dairesinin sıcaklığını aradım gözlerimle. Şimdi ise, modern mobilyalar, soğuk renkler ve duvarlarda asılı, bana hiçbir şey ifade etmeyen tablolar…
Oğuz, “Anne, sana küçük odada yer hazırladık. Yorulmuşsundur, biraz dinlen istersin,” dedi. Sesi hâlâ mesafeliydi. O küçük oda… Eskiden Oğuz’un oyuncaklarını sakladığım, geceleri masallar anlattığım oda gibi değildi. Pencerenin önünde bir yatak, köşede bir sandalye, duvarda ise Elif’in seçtiği, soğuk bir tablo. Odaya yerleşirken, torbamdan fotoğrafı çıkarıp başucuma koydum. Oğlumun beş yaşındaki haliyle bana gülümsediği o an… Şimdi ise, aramızda görünmez bir duvar vardı.
Akşam yemeğinde, sofrada üç kişiydik. Elif, “Anne, çorba ister misin?” diye sordu. Sesi nazikti ama gözleri başka bir şey söylüyordu. Oğuz ise telefonuna gömülmüş, arada bir başını kaldırıp bana bakıyordu. “İşler nasıl gidiyor oğlum?” dedim, sesim titreyerek. “İyi anne, yoğunuz işte,” dedi, kısa ve kesik. Eskiden, işten geldiğinde bana gününü anlatır, dertleşirdik. Şimdi ise, kelimelerimiz birbirine değmeden havada asılı kalıyordu.
Gece, odama çekildiğimde, pencereden dışarı baktım. İstanbul’un ışıkları, uzaklarda birer yıldız gibi yanıp sönüyordu. Kendi evimde, kendi oğlumun yanında, bu kadar yalnız hissetmek… İçimde bir boşluk, bir sızı. “Nerede yanlış yaptım?” diye sordum kendime. Oğuz’u büyütürken, her şeyimi ona adamıştım. Eşim vefat ettiğinde, tek dayanağım oğlumdu. Şimdi ise, onun hayatında bir fazlalık, bir yabancı gibiydim.
Ertesi sabah, Elif mutfakta kahvaltı hazırlıyordu. Sessizce yanına yaklaştım. “Bir şeye yardım edeyim mi kızım?” dedim. Elif, “Gerek yok anne, sen dinlen,” dedi, yüzüme bakmadan. O an, mutfağın bana ait olmadığını, bu evde bir köşeye sıkıştığımı hissettim. Oğuz işe gitmek için hazırlanırken, “Anne, bugün geç döneceğim. Elif’le birlikte vakit geçirirsiniz,” dedi. Sanki beni Elif’e emanet ediyordu, bir çocuk gibi.
Gün boyu, evde dolaştım. Her köşe, bana yabancıydı. Elif, bilgisayar başında çalışıyor, arada bir bana bakıp gülümsüyordu. Televizyonu açtım, eski bir Yeşilçam filmi buldum. Oğuz’un çocukluğunda, birlikte izlediğimiz filmlerden… Gözlerim doldu. O an, Elif’in bana bakışını yakaladım. Sanki gözlerinde bir sabırsızlık, bir huzursuzluk vardı. Belki de, kendi hayatlarına müdahale ettiğimi düşünüyordu.
Akşam, Oğuz eve geldiğinde, sofrada sessiz bir yemek yedik. Sonra, Elif ve Oğuz kendi aralarında fısıldaşmaya başladılar. Sözde gizli, ama aslında duyulacak kadar yüksek sesle… “Ne kadar kalacak?” dedi Elif. Oğuz, “Bilmiyorum, annem işte… Alışırız,” dedi. O an, içimde bir şeyler koptu. Oğlumun bana yük gibi bakması…
Gece, uyuyamadım. Eski günleri düşündüm. Oğuz’un ilk adımlarını, okuldan eve gelişini, hastalandığında başında sabahladığım geceleri… Şimdi ise, onun hayatında bir misafirdim. Sabah, kahvaltıdan sonra, Oğuz’la konuşmak istedim. “Oğlum, ben sana yük mü oldum?” dedim, gözlerim dolarak. Oğuz, şaşkınlıkla bana baktı. “Anne, öyle şey olur mu? Sadece… Biz alışkınız kendi düzenimize. Biraz zor oluyor,” dedi. Sesi yumuşaktı ama kelimeleri bıçak gibi kesti içimi.
O an, anladım ki, zamanla her şey değişiyor. Anneler, babalar, bir zamanlar hayatlarının merkezi olan çocuklarının hayatında bir kenara itilebiliyor. Oğuz’u suçlayamıyordum; belki de hayatın acı gerçeği buydu. Ama içimde, yılların emeği, sevgisi, fedakarlığı… Hepsi bir anda yok olmuş gibi.
Bir hafta sonra, Oğuz, “Anne, istersen köye dön. Biz seni sık sık ziyarete geliriz,” dedi. Sesi suçluluk doluydu. Elif ise, gözlerini kaçırıyordu. O an, kararımı verdim. “Tamam oğlum,” dedim, “Ben de zaten köyümü özledim.” İçimde bir burukluk, ama aynı zamanda bir rahatlama vardı. Belki de, insan bazen en sevdiklerinden bile uzak durmalıydı.
Otobüsle köye dönerken, pencereden dışarı baktım. Gözlerimden yaşlar süzüldü. Kendi oğlumun evinde yabancı olmak… Bu kader mi, yoksa bizim kuşağımızın kaçınılmaz sonu mu? Yıllarca çocuklarımız için yaşadık, şimdi ise onların hayatında bir fazlalık olduk. Sizce, anneler neden bir gün evlatlarına yabancılaşır? Yoksa bu, modern hayatın bize oynadığı bir oyun mu?