Yabancıya Dönüşen Anne: Bir Vedanın Hikayesi
“Elif! O kutuyu dikkatli taşı, içinde babanın eski fotoğrafları var!” diye seslendim pencerenin ardından. Sesim titriyordu, ama Elif duymadı ya da duymak istemedi. Arabasının bagajına son kutuyu yerleştirirken, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Yirmi dokuz yıl boyunca her sabah onun saçlarını taramış, her gece üstünü örtmüş, her derdine ortak olmuştum. Şimdi ise, o bana yabancı bir şehirde yeni bir hayat kurmaya gidiyordu.
Evin içi bomboştu; Elif’in odasındaki pembe duvarlar, çocukluğundan kalma ayıcık, kitaplarının eksikliğiyle daha da soğuk görünüyordu. Eşim Cemal’in ölümünden sonra bu evde sadece ikimiz kalmıştık. O zamanlar Elif bana sarılır, “Anne, hiç gitme olur mu?” derdi. Şimdi ise ben ona gitme diyemiyordum. Çünkü biliyordum; gitmek onun hakkıydı, ama benim içimdeki boşluğu kim dolduracaktı?
Kapıdan çıkarken Elif bir an durdu. “Anne, bak… Her şey yolunda olacak. Sık sık arayacağım seni.” Gözlerime bakmamaya çalışıyordu. Sanki göz göze gelsek, ikimiz de ağlayacaktık. Yanında eşi Serkan vardı; elini tutmuş, ona güven veriyordu. Serkan’ı severim aslında, ama bazen kızımı benden çaldığını düşünmeden edemiyorum. Onunla evlendiğinden beri Elif değişti; daha mesafeli, daha kararlı oldu. Belki de büyüdü sadece… Ama ben anneliğimi kaybediyormuşum gibi hissediyorum.
“Anne, lütfen… Kendine dikkat et. Komşu Ayşe Teyze’ye de selam söyle,” dedi Elif. Sesi titriyordu. Ona sarıldım; kokusunu içime çektim. O an zaman dursa, Elif hiç gitmese istedim.
Serkan araya girdi: “Elif, trafik yoğunlaşmadan çıkalım.”
Elif bana son kez baktı. “Seni çok seviyorum anne.”
Arabaları sokağın köşesinden kaybolana kadar pencerenin önünde bekledim. Sonra yere çöktüm; ağlamamak için kendimi zor tuttum ama başaramadım. Gözyaşlarım sessizce aktı; kimse duymadı.
O gün akşam yemeğini tek başıma yedim. Masada iki tabak vardı; biri boş, biri dolu. Elif’in sevdiği zeytinyağlı fasulyeden yapmıştım ama o yoktu. Televizyonu açtım; haberlerde yine zamlar, işsizlik, gençlerin yurtdışına gitme hayalleri… Elif’in de aklında yurtdışı vardı bir ara; “Anne, burada gelecek yok,” demişti geçen yıl. O zaman çok kızmıştım ona: “Burası senin memleketin! Gitmek kolay mı sanıyorsun?” diye bağırmıştım. Sonra günlerce konuşmamıştık.
Şimdi düşünüyorum da, belki de haklıydı. Bu ülkede genç olmak zor; iş bulmak, ev kurmak, ayakta kalmak… Benim gençliğimde de zordu ama şimdi başka bir zorluk var: Yalnızlık. Gençler yalnız, yaşlılar yalnız… Herkes birbirine yabancılaşıyor.
Ertesi gün komşum Ayşe Teyze uğradı. “Kızın gitti mi?” diye sordu.
Başımı salladım. “Gitti… Hem de öyle bir gitti ki, sanki bir daha dönmeyecek.”
Ayşe Teyze iç çekti: “Benim oğlan da Almanya’ya gitti geçen sene. Telefon açıyor arada ama ne fayda? Ev sessiz, kalbim boş.”
İkimiz de sustuk bir süre. Sonra Ayşe Teyze elimi tuttu: “Alışacaksın Hatice… Hepimiz alışıyoruz.”
Ama ben alışmak istemiyordum. Kızımın çocukluğuna, evimizin kalabalığına, eski bayram sabahlarına dönmek istiyordum.
Bir hafta sonra Elif aradı. “Anne, yeni ev çok güzel! Ama biraz yalnız hissediyorum kendimi,” dedi.
İçimden “Oh olsun!” demek geçti ama diyemedim tabii. “Alışırsın kızım,” dedim sadece.
Gece yatağa uzandığımda kendi annemi düşündüm. Ben de gençken ona böyle veda etmiş miydim? O da benim gidişimde böyle yalnız kalmış mıydı? Annemle hiç konuşamadık bunları; o zamanlar duygularımızı saklardık hep.
Bir gün Elif aradı ve ağlıyordu: “Anne, Serkan’la tartıştık. Çok yoruldum… Keşke yanında olsam.”
O an içimdeki tüm kırgınlıklar silindi. “Kızım,” dedim, “her zaman kapım açık sana.”
Ertesi sabah kapı çaldı; Elif karşımdaydı. Gözleri şişmişti ama bana sarıldı sımsıkı.
“Anne, ben büyüdüm sanıyordum ama hâlâ sana ihtiyacım varmış.”
O an anladım ki; annelik hiç bitmiyor. Çocuklarımız ne kadar büyürse büyüsün, ne kadar uzaklara giderse gitsin, içimizde hep o küçük çocuk kalıyorlar.
Şimdi Elif yine kendi evinde ama artık her hafta sonu geliyor bana. Aramızdaki mesafe azalmadı belki ama kalbimizdeki mesafe kapandı.
Bazen düşünüyorum: Biz anneler çocuklarımızı özgür bırakmalı mıyız yoksa onları yanımızda tutmak için mücadele mi etmeliyiz? Siz olsanız ne yapardınız? Anneliğin sınırı var mı gerçekten?