Rüyamda Gördüğüm Mavi Gözler

“Senin annen seni istemedi, anladın mı? Bunu kafana sok!”

Bu cümle, on iki yaşımda, İstanbul’un Fatih semtindeki o soğuk, rutubetli yetimhanenin koridorlarında yankılandı. Ayşe Abla, her zamanki gibi sinirliydi. O an, içimde bir şeyler kırıldı. O günden sonra, kimseyle göz göze gelmek istemedim. Sanki herkesin gözünde kendi değersizliğimi okuyordum.

Ama geceleri… Geceleri her şey değişiyordu. Yastığımı gözyaşlarımla ıslatırken, rüyamda hep aynı kadın geliyordu bana. Yüzünü net göremesem de, mavi gözleri vardı. O gözler bana bakarken içimde bir sıcaklık hissediyordum. Sanki bir yerlerde, birileri beni seviyordu.

Yetimhanede büyümek, insanın ruhunda derin yaralar açıyor. Her sabah, diğer çocuklarla birlikte sıraya dizilip, bayat ekmek ve çaydan oluşan kahvaltımızı beklerdik. Herkesin bir hikâyesi vardı ama kimse anlatmazdı. Çünkü anlatınca daha çok acıyordu. Ben de anlatmadım. Sustum. Sadece geceleri o mavi gözlü kadının kim olduğunu düşünürdüm.

Bir gün, yeni bir çocuk geldi: Mehmet. Benden iki yaş küçüktü. İlk gününde ağladı, annesini sordu. Ona sarıldım. “Benim de annem yok,” dedim. “Ama rüyamda geliyor.” Mehmet şaşkınlıkla baktı. “Senin annenin gözleri ne renk?” diye sordu. “Mavi,” dedim. O günden sonra, Mehmet’le aramızda bir bağ oluştu. O da geceleri annesini rüyasında görmeye başladı. Belki de yalnız kalmamak için, belki de umut etmek için.

Yıllar geçti. On sekizime bastığım gün, yetimhaneden ayrılmam gerektiğini söylediler. Bir çantaya birkaç parça kıyafetimi koydum. Kapıdan çıkarken Ayşe Abla arkamdan bağırdı: “Dışarıda hayat daha zor, unutma!” O an dönüp bakmadım bile. Sokağa adım attığımda, içimde hem korku hem de özgürlük vardı.

İstanbul’un kalabalığında kaybolmak kolaydı. Birkaç gün parkta yattım, sonra bir dönercide bulaşıkçı olarak iş buldum. Patronum Hüseyin Bey sertti ama adildi. Bir gün bana, “Ailen yok mu senin?” diye sordu. Başımı öne eğdim. “Yok,” dedim. “Ben de yetim büyüdüm,” dedi ve elini omzuma koydu. O an, ilk defa biriyle aynı acıyı paylaştığımı hissettim.

Geceleri hâlâ o mavi gözlü kadını rüyamda görüyordum. Bir gün, eski bir sandıkta bulduğum dosyada, doğum bilgilerimin yazılı olduğu bir kağıt buldum. Annemin adı: Zeynep Yıldız. Babamın adı: Bilinmiyor. Annemle ilgili tek bilgi buydu. O gece sabaha kadar ağladım. Zeynep Yıldız… Kimdi bu kadın? Neden beni bırakmıştı?

Bir karar verdim: Annemi bulacaktım. İstanbul’da Zeynep Yıldız adında yüzlerce insan vardı. Her gün işten çıkınca farklı mahallelere gidip kapı kapı dolaştım. “Zeynep Yıldız’ı tanıyor musunuz?” diye sordum. Çoğu kapı yüzüme kapandı. Bazıları acıyarak baktı, bazıları ise umursamadı bile.

Bir gün, Kadıköy’de eski bir apartmanın kapısını çaldım. Yaşlı bir kadın açtı kapıyı. “Zeynep Yıldız’ı arıyorum,” dedim titrek bir sesle. Kadın gözlerini kısıp bana baktı. “Neden arıyorsun?” diye sordu. “O benim annem,” dedim. Kadının gözleri doldu. “Zeynep benim kızım,” dedi. “Ama o yıllar önce buradan gitti.”

İçeri davet etti beni. Oturduk, bana çay ikram etti. “Zeynep genç yaşta hamile kaldı,” dedi. “Ailenin baskısından korktu, seni bırakmak zorunda kaldı.” O an içimdeki öfke yerini hüzne bıraktı. “Şimdi nerede?” diye sordum. Kadın başını eğdi. “Bilmiyorum evladım. Bir daha hiç haber alamadık.”

O gece, Kadıköy’ün sokaklarında saatlerce yürüdüm. Annemi bulamamıştım ama onun da acı çektiğini öğrenmiştim. Belki de hayat bazen insanı öyle köşelere sıkıştırıyordu ki, en sevdiklerinden bile vazgeçmek zorunda kalıyordu.

Yıllar geçti. Kendi ayaklarım üzerinde durmayı öğrendim. Mehmet’le hâlâ görüşüyoruz. O da annesini bulamadı ama artık ikimiz de geçmişimizle barışmaya çalışıyoruz. Hayatım boyunca hep bir eksiklik hissettim ama şimdi biliyorum ki, insanı insan yapan da o eksiklikler.

Bazen hâlâ rüyamda o mavi gözleri görüyorum. Belki de annemdir, belki de sadece içimdeki boşluğun bir yansımasıdır. Ama her sabah uyandığımda kendime şunu soruyorum:

Bir insanı gerçekten annesiz ya da babasız yapan şey ne? Kan bağı mı, yoksa birlikte yaşanan anılar mı? Sizce hangisi daha ağır basar?