Bir Tabakta Fazla Kaşık: Bir Ailenin Sessiz Çığlığı

— Emir, hadi oğlum, kalk artık! Okula geç kalacaksın! Annemin sesi, sabahın köründe mutfağın daracık duvarlarında yankılandı. Gözlerimi ovuşturarak doğruldum; başımda yine o tanıdık ağırlık. Babam, her zamanki gibi sessizce çayını karıştırıyordu. Ablam Zeynep, küçük kardeşim Mert’in saçlarını tararken, annem sofraya bir tabak daha koymaya çalışıyordu. Beş kişilik ailemiz, beş metrekarelik mutfağa sığmaya çalışırken, sanki her birimiz fazlaydık.

— Anne, ben ayakta yerim, sorun değil, dedim. Ama annem ısrar etti: — Hayır Emir, herkes oturacak. Bugün önemli bir gün.

O günün neden önemli olduğunu bilmiyordum. Ama annemin gözlerinde bir telaş vardı. Babamın bakışları ise her zamankinden daha donuktu. Zeynep’in gözleriyle bana “sorma” der gibi bakışı… Mert’in ise umurunda bile değildi; elindeki ekmek parçasını kemiriyordu.

Küçükken her şey daha kolaydı. Babam işten gelir, annem sofrayı kurar, birlikte gülüşürdük. Ama son iki yıldır evde bir sessizlik vardı. Babam işini kaybetmişti; annem ise mahalledeki tekstil atölyesinde sabah akşam çalışıyordu. Ben ise liseye hazırlanıyor, Zeynep üniversite sınavına giriyor, Mert ise ilkokula yeni başlamıştı.

O sabah masada bir tabak eksikti. Annem kendi tabağını koymamıştı. — Sen yemeyecek misin? dedim. — Ben sonra yerim oğlum, siz yiyin şimdi, dedi ve başını çevirdi.

Babam birden öksürdü, sonra çay bardağını masaya biraz sert bıraktı. — Bugün iş görüşmem var, dedi kısa bir cümleyle. Annem hemen atıldı: — Hayırlısı olsun inşallah, dedi ama sesi titriyordu.

Zeynep bana fısıldadı: — Yine mi? Kaçıncı iş görüşmesi bu? Yine umutlanıp yine hayal kırıklığı mı yaşayacağız?

O an içimde bir öfke kabardı ama sustum. Çünkü bu evde herkes susuyordu. Kimse gerçekleri konuşmaya cesaret edemiyordu. Babamın işsizliği, annemin yorgunluğu, Zeynep’in üniversite hayalleri, benim üzerime yüklenen “aileyi kurtarma” baskısı… Hepsi masadaki ekmek kırıntıları gibi dağılmıştı.

Okula giderken annem kapıda beni tuttu: — Emir, bugün erken gel olur mu? Sana bir şey anlatmam lazım.

Bütün gün aklım annemdeydi. Ne anlatacaktı? Kötü bir şey mi olmuştu? Yoksa babamla ilgili yeni bir sorun mu vardı?

Okuldan döndüğümde evde ağır bir hava vardı. Babam odasında kapıyı kapatmıştı. Annem mutfakta sessizce bulaşık yıkıyordu. Zeynep odasında ağlıyordu; kapının altından gelen hıçkırık seslerini duydum.

Mutfakta annemin yanına oturdum. Ellerini yıkarken elleri titriyordu.

— Emir… dedi ve gözlerimin içine baktı. — Biliyorum, son zamanlarda çok zorlandınız. Ama sana bir şey söylemem lazım…

Yutkundum. — Ne oldu anne?

— Baban… bugün de iş bulamadı. Artık evdeki para bitmek üzere. Ben de atölyede işten çıkarıldım geçen hafta… Size söyleyemedim. Çünkü… çünkü ne yapacağımı bilmiyorum.

Bir an nefesim kesildi. Annemin gözlerinden yaşlar süzülüyordu. O güçlü kadın ilk defa bu kadar çaresiz görünüyordu.

— Anne… dedim kısık sesle. — Biz ne yapacağız şimdi?

— Bilmiyorum oğlum… Bilmiyorum…

O gece evde kimse konuşmadı. Babam odasından çıkmadı; Zeynep ağlamaktan uyuyakaldı; Mert ise hiçbir şey anlamadan oyun oynadı.

Ertesi gün babam erkenden çıktı; nereye gittiğini söylemedi. Annem bütün gün yataktan çıkmadı. Ben ise mahalledeki markete gidip kasada çalışmak için başvurdum. Patron bana acıyarak baktı: — Okulun ne olacak oğlum? dedi.

— Okuldan sonra gelirim amca, dedim.

O günden sonra hayatımız değişti. Ben okuldan sonra markette çalışıyor, Zeynep komşulara özel ders veriyor, annem ise evlere temizliğe gidiyordu. Babam ise günlerce eve uğramaz oldu; geldiğinde de sessizce odasına kapanıyordu.

Bir akşam babam eve sarhoş geldi. Annemle tartışmaya başladılar:

— Yeter artık! dedi annem gözyaşları içinde. — Çocukların önünde rezil olduk!

Babam bağırdı: — Ben istemez miyim çalışmayı? Kimse iş vermiyor! Erkekliğimden oldum be kadın!

O an Mert korkuyla ağlamaya başladı; Zeynep beni tuttu: — Emir, ne olur bir şey yapma…

Ama ben dayanamayıp babama bağırdım: — Yeter baba! Biz de insanız! Hepimiz yorulduk!

Babam bana baktı; gözlerinde öfke ve utanç vardı. Sonra kapıyı çarpıp çıktı.

O gece annem yanıma gelip saçımı okşadı:

— Oğlum… dedi hıçkırarak. — Senin çocukluğunu çaldık biz… Hakkını helal et.

Gözlerim doldu; anneme sarıldım:

— Anne… Biz birlikteyiz ya, başka hiçbir şey önemli değil.

Ama içimde bir boşluk vardı; sanki o dar mutfakta hâlâ fazlaydık… Bir tabakta fazla kaşık gibiydik; kimseye yer yoktu ama herkes oradaydı.

Şimdi bazen düşünüyorum: Bir aileyi ayakta tutan nedir? Sevgi mi, yoksa ekmek mi? Sizce hangisi daha ağır basar?