Bir Mektubun Ardından: Eve Dönüşte Sessizlik
“Baba, annem nerede?”
Bu cümle, hâlâ kulaklarımda yankılanıyor. Oysa o sabah, hastanenin kapısında elimde “Hoşgeldiniz” yazılı balonlarla beklerken, her şeyin güzel olacağına inanmak istemiştim. Arka koltukta iki minik battaniye, Elif’in aylarca ördüğü patikler… İçimde tarifsiz bir heyecan ve korku vardı. İkizlerimiz dünyaya gelmişti; hayatımızın en mutlu günü olacaktı. Ama o gün, hayatımın en büyük boşluğuna düştüm.
Hastane çıkışında Elif’i göremedim. Hemşireye sordum, “Elif Hanım odasında mı?” dedim. Kadın gözlerini kaçırdı, “Sizi başhekimle görüştürelim,” dedi. Kalbim deli gibi atıyordu. Başhekim odasında bana bir zarf uzattı. “Eşiniz bunu size bırakmamızı istedi.”
Ellerim titreyerek zarfı açtım. Elif’in el yazısı…
“Affet beni, Burak. Yapamıyorum. Anneliğe hazır değilim. İkizlere iyi bakacağına inanıyorum. Lütfen onları sevgiyle büyüt. Kendimi kaybettim, nefes alamıyorum. Belki bir gün anlatırım… Şimdilik hoşça kal.”
Dünya başıma yıkıldı. O an ne hissettiğimi anlatamam. Sanki biri ciğerimi söküp almıştı. Hemşire, “Bebekleri hazırlıyoruz,” dediğinde, gözyaşlarımı saklamaya çalıştım. İnsanlar koridorda bana tuhaf tuhaf bakıyordu; kimse bir babanın o an ne yaşadığını bilmiyordu.
İkizler – Defne ve Derin – minicik elleriyle bana tutunurken, ben hayata tutunmaya çalışıyordum. Arabada onları battaniyeye sararken, Elif’in mektubunu tekrar tekrar okudum. Ne olmuştu? Nerede hata yapmıştık? Oysa her şey yolundaydı sanıyordum…
Eve döndüğümde annem kapıda bekliyordu. “Elif nerede?” diye sordu telaşla. Sadece başımı sallayabildim. Annem gözyaşlarını tutamadı. “O kadar emek verdiniz, bu çocuklar için… Nasıl bırakır gider bir anne?” dedi öfkeyle.
O günden sonra hayatım altüst oldu. Geceleri ikizlerin ağlamasıyla uyanıyor, gündüzleri işten izin alıp onlara bakıyordum. Annem yardım etmeye çalıştı ama yaşlıydı; bazen sabrı tükeniyordu.
Bir akşam, Defne ateşlendi. Panikle hastaneye koştum. Acil serviste hemşire bana “Eşiniz nerede?” diye sorduğunda, gözlerim doldu: “Yok… Yalnızım.”
O an anladım ki; toplumda hâlâ bir babanın tek başına çocuk büyütmesine kimse alışık değil. Komşular fısıldaşıyor, akrabalar arkamdan konuşuyordu: “Elif kesin başka birine kaçtı.” “Burak ne yaptı da kadın dayanamayıp gitti?”
Ama kimse Elif’in içindeki fırtınayı bilmiyordu. Belki doğum sonrası depresyondu, belki yıllardır süren baskılar… Evliliğimizde sorunlarımız vardı ama konuşamıyorduk. Elif bazen saatlerce balkonda oturur, uzaklara bakardı. Ben ise işten yorgun gelir, çocukların geleceği için daha çok çalışmam gerektiğini düşünürdüm.
Bir gece annemle tartıştık:
– Oğlum, bu kadın seni de çocukları da düşünmemiş! Nasıl affedeceksin?
– Anne, bilmiyorum… Belki de biz anlamadık onu…
– Anlayacak ne var? Anne dediğin bırakıp gitmez!
– Ya anne dediğin de yorulursa? Kimseye anlatamadığı bir acısı varsa?
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Elif’in mektubunu tekrar tekrar okudum. Onu suçlamak kolaydı ama ya ben? Hiç sordum mu gerçekten iyi misin diye? Onun korkularını, yalnızlığını fark ettim mi?
Aylar geçti… İkizler büyüdü; ilk adımlarını attılar, ilk kez “baba” dediler. Her anlarında Elif’in eksikliğini hissettim. Onlara annelerinin fotoğrafını gösterirken içim acıdı: “Burası anneniz… Sizi çok sevdi.”
Bir gün posta kutusunda başka bir mektup buldum. Elif’ten…
“Burak,
Her gün sizi düşünüyorum. Kızlarımızın kokusunu özledim. Kendimi toparlamaya çalışıyorum ama hâlâ çok kırığım. Belki bir gün dönebilirim; ama şimdi değil… Onlara iyi bak. Sana minnettarım.”
O mektubu okurken ağladım; hem öfkeyle hem de umutla… Çünkü Elif’in acısını ilk kez anlamıştım.
Şimdi kızlarım büyüyor; ben ise hâlâ her gece kendime soruyorum: Bir insan ne zaman tükenir? Bir anne neden gider? Ve biz toplum olarak neden hâlâ annelerin yükünü konuşamıyoruz?
Belki de en büyük suçumuz susmak… Sizce de öyle değil mi? Bir insanı anlamadan yargılamak kolay mı?