Kendi Evimde Yabancı: Mirasın Gölgesinde Kalan Hayatım

“Yine mi geldiniz?” dedim kapıyı açarken, sesim titrek ve yorgundu. Halamın kızı Zeynep, arkasında iki valizle gülümsüyordu. “Ayşe abla, bir hafta kalacağız, annemle babam kavga etti yine. Senin evde huzur var, biliyorsun.” Huzur mu? Bu evde mi? Annemle babamın boşanmasından sonra bu evde huzurdan eser kalmamıştı ki… Ama Zeynep’in gözlerindeki çaresizliği görünce bir şey diyemedim. İçeri buyur ettim, ama içimde bir şeyler daha o anda kırıldı.

Babamın vefatından sonra bana kalan üç ev vardı; biri Kadıköy’de, biri Üsküdar’da, diğeri de çocukluğumun geçtiği o eski apartmanda, Fatih’te. Annemle babam boşandığında herkes bir tarafa savrulmuştu. Annem annesinin yanına taşındı, ben ise babamla kaldım. Sonra annem de, abim de, babaannem de birer birer göçüp gittiler. Her kayıpta biraz daha küçüldüm sanki. Şimdi ise elimde kalan tek şey, bu dört duvar ve bitmek bilmeyen akraba akınıydı.

Zeynep ve annesi halam, her fırsatta evime gelirlerdi. “Ayşe’nin evi geniş, Ayşe’nin evi ferah,” derlerdi. Ama kimse bana sormazdı: “Sen iyi misin? Yalnız mısın?” diye. Herkesin derdi kendineydi. Bir gün dayım aradı: “Kızım, oğlan üniversiteyi kazandı, bir süre sizde kalsa olur mu?” Ne diyebilirdim ki? Hayır desem, “Ayşe bencil oldu” derlerdi. Evet dedim, ama içimden bir parça daha koptu.

Bir gece Zeynep’le mutfakta otururken içimi dökmek istedim. “Zeynep,” dedim, “Siz hep buradasınız ya… Ben bazen kendi evimde yabancı gibi hissediyorum.” Zeynep başını eğdi. “Biliyorum abla,” dedi sessizce. “Ama bizim de gidecek başka yerimiz yok.” O an anladım ki, bu sadece benim değil, hepimizin dramıydı.

Evlerin duvarlarında annemin eski fotoğrafları asılıydı. Babamın eski ceketleri hâlâ dolapta duruyordu. Abimin çocukluk oyuncakları kutularda saklıydı. Her köşe bir anıydı ve her anı biraz daha ağır geliyordu. Ama akrabalarım için bu evler sadece birer konaklama yeriydi. Bir gün halam mutfağa girdi: “Ayşe, buzdolabında neden hiç et yok? Geçen hafta da yoktu.” Sanki ben onların aşçısıydım.

Bir akşam dayımın oğlu Emre arkadaşlarını çağırdı. Salonun ortasında yüksek sesle müzik açtılar, kahkahalar havada uçuştu. Ben odama çekildim, kapımı kilitledim ve ağladım. O an babamın sesi kulaklarımda çınladı: “Kızım, bu ev senin sığınağın olacak.” Ama şimdi sığınacak bir köşe bile bulamıyordum.

Bir gün cesaretimi topladım ve aile grubuna mesaj attım: “Arkadaşlar, bu ev benim için çok kıymetli ve artık biraz yalnız kalmaya ihtiyacım var. Lütfen bundan sonra gelmeden önce haber verin ve uzun süreli kalmayın.” Mesajı attığım anda ellerim titredi. Korkuyordum; ya beni dışlarlarsa? Ya yalnız kalırsam? Ama başka çarem yoktu.

Halam hemen aradı: “Ayşe, ne demek istiyorsun sen? Biz senin aileniz! Böyle mi olduk şimdi?” Sesi kırgındı ama ben de kırılmıştım yıllardır. “Halam,” dedim, “Ben de insanım. Benim de huzura ihtiyacım var. Bu evde her köşe bana kaybettiklerimi hatırlatıyor ve ben iyileşemiyorum.” Halam sustu, sonra telefonu kapattı.

O gece ilk defa evde tek başıma kaldım. Sessizlik kulaklarımı çınlattı ama ilk defa huzurluydum. Annemin fotoğrafına baktım: “Anne, doğru mu yaptım? Bencillik mi bu yoksa kendimi korumak mı?” Gözlerim doldu ama içimde hafif bir rahatlama vardı.

Sonraki günlerde ailemden bazıları bana küstü, bazıları ise anlamaya çalıştı. Zeynep bir mesaj attı: “Abla, seni anlıyorum. Biz de kendi yolumuzu bulmalıyız artık.” O mesaj bana umut verdi.

Şimdi bazen hâlâ yalnız hissediyorum ama en azından kendi hayatımı yaşamaya başladım. Evin duvarları artık biraz daha sıcak geliyor bana. Belki de bazen hayır demek gerekir; kendini korumak için.

Siz olsaydınız ne yapardınız? Aileye hayır demek bencillik mi yoksa kendine sahip çıkmak mı?