Geri Dönüşü Olmayan Yol: Bir Hayatın Sessiz Çığlığı
“Neden şimdi geldin, Mehmet?”
Elimdeki anahtar avucumda terliyor, kapının önünde donup kalmışım. İçeriden gelen Elif’in sesi, yılların ağırlığıyla çatlamış, ama hâlâ tanıdık. Otuz yıl boyunca bu kapıdan her gün girip çıktım; ama bu gece, sanki ilk defa eve dönüyormuşum gibi bir korku var içimde.
“Biliyorum, geç kaldım,” diyorum kısık bir sesle. “Ama başka çarem yoktu.”
Elif kapının aralığından bana bakıyor. Gözlerinde öfke, kırgınlık ve biraz da merhamet var. Yüzündeki çizgiler derinleşmiş, saçlarına aklar düşmüş. Ama hâlâ o eski Elif… Benim Elif’im.
Bir zamanlar birlikte kurduğumuz bu evde, şimdi yabancı gibiyim. Çocuklarımız büyüdü, kendi hayatlarını kurdu. Ben ise işimle, kariyerimle o kadar meşguldüm ki, Elif’in gözlerinin içine bakmayı unuttum. Onun sessizliğini, sabrını, fedakârlığını hep kendiliğinden kabul ettim. “Ben çalışıyorum, para kazanıyorum; Elif de evde çocuklara bakıyor,” dedim hep. Sanki hayat böyle olması gerekiyormuş gibi…
Ama hayat öyle olmuyormuş.
Bir gün işten eve döndüğümde, Elif’in gözlerinde bir yabancılık gördüm. O gün ilk defa fark ettim: Yıllardır aynı evde yaşıyor ama birbirimize dokunmadan geçip gidiyoruz. Akşam yemeklerinde sessizce oturuyoruz; çocuklar bir şeyler anlatıyor, ben ise kafamda işin stresini düşünüyorum. Elif’in elleri masanın üstünde titriyor bazen; ben fark etmiyorum bile.
Bir gece Elif bana dönüp dedi ki: “Mehmet, ben artık yokum.”
O an ne demek istediğini anlamadım. “Ne demek yokum?” dedim. “Buradasın işte.”
“Hayır,” dedi. “Ben yıllardır yokum senin için. Sadece bir gölgeydim bu evde.”
O gece ilk defa ağladığını gördüm. Ama ben yine de anlamadım. “Her şey yolunda,” dedim kendi kendime. “Bu da geçer.”
Geçmedi.
Aylar geçti, Elif daha da içine kapandı. Çocuklar üniversiteye gitti, ev sessizleşti. Ben ise işten eve döndüğümde boş duvarlara bakmaya başladım. Elif artık bana bakmıyordu bile.
Bir gün eve geldiğimde Elif yoktu. Masanın üstünde bir mektup vardı:
“Mehmet,
Yıllardır seni bekledim. Bir gün dönüp bana bakmanı, beni görmeni istedim. Ama sen hep başka yerlere baktın. Ben artık kendimi bulmak istiyorum. Bu evde sadece bir gölge olmak istemiyorum.
Hoşça kal.”
O mektubu okuduğumda içimde bir şeyler koptu. İlk defa yalnız kaldım. O an anladım ki, Elif’siz bu ev sadece dört duvardan ibaretmiş.
Günlerce ne yapacağımı bilemedim. İşe gitmek anlamsız geldi; arkadaşlarımın yanında kendimi yabancı hissettim. Çocukları aradım; onlar da bana kırgın. “Anneye neden böyle davrandın?” dediler. Cevap veremedim.
Aylar geçti, yıllar geçti… Elif’in yokluğu her geçen gün daha da ağırlaştı. Onun yaptığı yemeklerin kokusu, kahkahası, sessizliği… Hepsi birer anı oldu.
Bir gün cesaretimi topladım ve Elif’in yeni yaşadığı kasabaya gittim. Onu uzaktan gördüm: Bir kafede oturuyor, kitap okuyordu. Yüzünde huzurlu bir ifade vardı. Yanına gidemedim; sadece uzaktan izledim.
O an anladım ki, Elif artık özgürdü. Ben ise zincirlerime mahkûm kalmıştım.
Şimdi 54 yaşındayım ve hayatımda ilk defa gerçekten yalnızım. Annem babam çoktan vefat etti; kardeşlerimle aram açıldı çünkü onlara da zaman ayırmadım hiç. Çocuklarım kendi ailelerini kurdu; ben ise onların hayatında sadece bir isimden ibaretim.
Bir gece eski albümleri karıştırırken Elif’le çekilmiş bir fotoğraf buldum: Gençliğimizde, Boğaz’da çekilmişti. O zamanlar gözlerimizde umut vardı; hayata birlikte meydan okuyacağımızı sanıyorduk.
Şimdi ise geçmişin gölgesinde yaşıyorum.
Bir gün Elif’e bir mektup yazdım:
“Elif,
Sana söyleyemediklerimi yazmak istedim. Biliyorum, geç kaldım… Ama bilmeni isterim ki, sensizliğin ne demek olduğunu ancak şimdi anladım. Keşke zamanı geri alabilsem…
Mehmet”
Cevap gelmedi.
Belki de haklıydı… İnsan bazen sahip olduklarının değerini kaybedince anlıyor.
Şimdi her sabah aynı soruyla uyanıyorum: Hayatımı yeniden kurabilir miyim? Yoksa geçmişin pişmanlıklarında boğulmaya devam mı edeceğim?
Siz hiç sevdiklerinizi kaybettikten sonra onların değerini anladınız mı? Yoksa hâlâ vaktiniz varken onlara sarılacak mısınız?