Bir Pazartesi Sabahı Kendimi Bulmak

“Neden yine kalkmadın Zeynep? Saat yedi oldu, işe geç kalacaksın!” Annemin sesi, mutfaktan gelen çaydanlığın fokurtusuyla karışıp odama doldu. Gözlerimi açtığımda, tavandaki çatlak çizgiyi izlerken içimde bir boşluk hissettim. Sanki yıllardır beni ayakta tutan o görünmez ip kopmuştu. Yorganı üzerimden atmaya bile halim yoktu. Oysa her pazartesi olduğu gibi, yine aynı telaş, aynı aceleyle güne başlamam gerekiyordu. Ama bu sabah farklıydı. Bu sabah, içimde bir şeyler kırılmıştı.

Annem kapıyı hızla açtı. “Zeynep, bak kızım, baban da birazdan kalkacak. Kahvaltıyı hazırlamadın mı hâlâ? Ne oldu sana böyle?” Yutkunamadım. Boğazımda düğümlenen kelimeler vardı ama hiçbiri çıkmıyordu. Annemin gözlerinde endişe ve öfke birbirine karışmıştı. “Anne… Ben… Bugün işe gitmek istemiyorum,” dedim kısık bir sesle. Annem şaşkınlıkla bana baktı. “Ne demek istemiyorum? Kızım, herkesin derdi var. Senin de işin var, sorumluluğun var. Hadi kalk!”

O an içimde bir fırtına koptu. Yıllardır ailemin ve çevremdekilerin benden beklediği o uslu, çalışkan, sessiz Zeynep olmaktan yorulmuştum. Anadolu’nun küçük bir şehrinde, herkesin birbirini tanıdığı bu yerde, kendi isteklerimi hep bastırmıştım. Üniversiteyi kazanamadığımda babamın yüzündeki hayal kırıklığını unutamıyorum. Sonra markette kasiyer olarak işe başladım; herkes “Kızımız çalışıyor, helal olsun” dedi ama ben her gün biraz daha küçüldüm içimde.

Kahvaltı masasında babam gazeteyi okurken annem bana bakıyordu. “Zeynep, kızım, bak işini kaybedersin sonra. Evde oturmakla olmaz bu işler,” dedi usulca. Babam ise gözlüğünün üzerinden bana baktı: “İnsan ekmeğini kazanmalı kızım. Biz seni böyle mi yetiştirdik?”

İçimde biriken gözyaşlarını tutmaya çalıştım. “Baba… Ben mutlu değilim,” dedim titreyen sesimle. Masada bir sessizlik oldu. Annem hemen lafa girdi: “Mutluluk neymiş kızım? Biz mutlu muyuz sanıyorsun? Herkesin derdi var. Senin yaşında ben iki çocuk büyütüyordum.”

O an anladım ki, kimse beni anlamıyor. Herkesin hayatı benim üzerimden şekillenmişti sanki; benim isteklerim, hayallerim hep arka planda kalmıştı. Oysa ben resim yapmak istiyordum çocukken. Babam “Sanat karnını doyurmaz” deyince defterlerimi sobada yakmıştım.

O gün işe gitmedim. Odamda saatlerce pencereden dışarıya baktım. Karşı apartmanın balkonunda komşumuz Emine Teyze çamaşır asıyordu; yüzünde yorgun bir ifade vardı. Acaba o da benim gibi mi hissediyordu? Yoksa herkes mi böyleydi bu şehirde? Herkes kendi hayatını yaşamak yerine başkalarının beklentilerini mi karşılıyordu?

Telefonum çaldı; işyerinden arıyorlardı. Açmadım. Sonra en yakın arkadaşım Elif mesaj attı: “N’oldu sana bugün? Patron çıldırdı!” Elif’e yazamadım bile; çünkü anlatacak gücüm yoktu.

Akşam olunca annem yanıma geldi. Yatağımın ucuna oturdu, ellerimi tuttu. “Kızım… Bak, biz senin iyiliğin için uğraşıyoruz. Hayat kolay değil ki… Ama sen de böyle içine kapanırsan olmaz.” Gözlerim doldu: “Anne… Ben hiç kendim olamadım ki… Hep başkalarının istediği gibi oldum.” Annem sustu, gözleri doldu onun da. “Biz de öyle olduk kızım… Belki de yanlış yaptık.”

O gece uyuyamadım. İçimde bir boşluk vardı ama aynı zamanda hafif bir umut da hissettim ilk defa. Belki de kendi yolumu çizmenin zamanı gelmişti. Ertesi sabah işyerini aradım ve istifa ettiğimi söyledim. Patronum bağırdı telefonda: “Senin gibi güvenilir eleman bulmak zor! Düşün taşın gel konuşalım.” Ama ben kararımı vermiştim.

Ailem önce çok kızdı bana. Babam günlerce konuşmadı; annem ise komşulara ne diyeceğini bilemediği için ağladı durdu. Ama ben ilk defa kendim için bir şey yapmıştım.

Bir hafta sonra eski defterlerimi buldum; kömür kalemle eski resimlerimi karalamaya başladım yeniden. Elif geldi bir akşam; “Sen delirdin mi Zeynep?” dedi gülerek. “Belki de ilk defa akıllandım,” dedim ona.

Aylar geçti; ailem yavaş yavaş kabullendi yeni halimi. Babam hâlâ arada laf soksa da annem bazen resimlerime bakıp gülümsüyor artık.

Şimdi düşünüyorum da… Hayatımız gerçekten bizim mi? Yoksa başkalarının hayalleriyle mi yaşıyoruz? Siz hiç gerçekten kendiniz oldunuz mu?