“Bir Daha Beni Arama, Anne!” – O Gün Hayatım Değişti
“Bir daha beni arama, anne!” diye bağırdım telefona, sesim titreyerek. O an, mutfağın köşesinde, elimdeki çay bardağına sıkıca sarılmıştım. Annemin sesi bir anlığına sustu, sonra cılız bir “Tamam, kızım…” duyuldu ve telefon kapandı. O günün akşamı, İstanbul’un gri gökyüzüyle birleşen apartmanların arasında, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim.
Benim adım Elif Yılmaz. 29 yaşındayım ve Kadıköy’de küçük bir reklam ajansında çalışıyorum. Hayatımın en zor dönemlerinden birindeydim; iş yerinde sürekli baskı, patronun bitmek bilmeyen talepleri, ev arkadaşım Zeynep’le yaşadığım küçük tartışmalar… Ama en çok da annemle olan ilişkim içimi kemiriyordu. Annem, Hatice Yılmaz, Anadolu’nun küçük bir kasabasından İstanbul’a göç etmiş, hayatı boyunca tek başına mücadele etmiş bir kadındı. Babam bizi terk ettiğinde ben daha on yaşındaydım. Annem hem anne hem baba oldu bana. Ama yıllar geçtikçe aramızdaki bağlar inceldi, iletişimimiz zorlaştı.
O gün işten eve dönerken telefonum çaldı. Ekranda “Anne” yazıyordu. İçimde bir öfke kabardı; çünkü biliyordum, yine aynı şeyleri soracaktı: “İyi misin? Yemek yedin mi? Neden bu kadar geç kaldın?” Sanki hâlâ on yaşındaymışım gibi… Telefonu açtım, annem yine aynı endişeli ses tonuyla konuşmaya başladı. Bir anda patladım: “Anne, yeter! Sürekli arıyorsun, boğuluyorum! Bir daha beni arama!” dedim ve telefonu kapattım.
O gece Zeynep eve geldiğinde gözlerim hâlâ doluydu. “Ne oldu Elif?” diye sordu. “Annemle tartıştık yine,” dedim kısık bir sesle. Zeynep omzuma dokundu: “Biliyorum bazen bunaltıcı olabiliyorlar ama… Sonra pişman olursun.” O an Zeynep’in sözleri kulağımda çınladı ama gururum ağır bastı.
Günler geçti. Annemden ne bir mesaj ne de bir arama geldi. İlk başta rahatladığımı sandım. Sonra garip bir sessizlik çöktü hayatıma. Sabahları işe giderken annemin “Dikkatli ol” mesajlarını arar oldum. Akşam eve döndüğümde mutfakta annemin yaptığı yemeklerin kokusunu hayal ettim. Bir hafta sonra dayanamadım, annemi aradım. Telefonu açmadı. Bir daha denedim, yine açmadı.
İçimde bir huzursuzluk büyüdü. İş yerinde hata üstüne hata yapmaya başladım. Patronum Murat Bey beni odasına çağırdı: “Elif, son zamanlarda dalgınsın. Bir sorun mu var?” dedi. Gözlerim doldu ama anlatamadım. O gün iş çıkışı doğruca annemin evine gittim. Kapıyı çaldım, açan olmadı. Komşusu Ayşe Teyze kapıyı araladı: “Annen birkaç gündür dışarı çıkmıyor kızım, hasta galiba,” dedi.
O an içimdeki korku büyüdü. Kapıyı yedek anahtarla açtım. Annem salonda kanepeye uzanmıştı, yüzü solgundu. Yanına koştum: “Anne! Anne iyi misin?” Gözlerini açtı, yorgun bir gülümsemeyle bana baktı: “Senin sesini duymak iyi geldi kızım,” dedi kısık bir sesle.
O gece annemin başında sabaha kadar oturdum. Doktora götürdüm; tansiyonu yükselmişti, birkaç gün dinlenmesi gerekiyordu. Annem bana bakıp şöyle dedi: “Kızım, seni rahatsız etmek istemedim… Büyüdün artık, kendi hayatın var.” O an içimdeki pişmanlık gözyaşlarımla birleşti.
Ertesi gün iş yerinde Zeynep’e her şeyi anlattım. “Elif,” dedi Zeynep, “Aile bazen fazla gelir ama onlar bizim kökümüz.” O sözler içime işledi.
Annem iyileştikçe aramızdaki mesafe azaldı ama o ilk günkü gibi olmadı hiçbir şey. Annem artık daha az arıyor, ben ise her gün onu aramak istiyorum ama bazen kelimeler boğazıma düğümleniyor.
Bir akşam annemle birlikte çay içerken ona sordum: “Anne, bana hiç kırıldın mı?” Annem gözlerimin içine baktı: “Kırıldım kızım… Ama annelik böyle bir şeymiş meğer; kırılıp yine de sevmek.”
Şimdi her sabah annemi arıyorum; bazen sadece ‘günaydın’ demek için bile olsa… Ama içimde hep o günün pişmanlığı var.
Siz hiç sevdiklerinize istemeden de olsa kalp kırıcı bir şey söylediniz mi? Peki ya o kelimeleri geri almak mümkün olsaydı, hayatınız nasıl değişirdi?