Nefretten Aşka: Rakibimle Aramızdaki Sınırları Aşmak

“Senin yüzünden yine kaybettik, Burak!” diye bağırdı Ege, gözleri öfkeyle dolu. O an, tüm sınıfın önünde küçük düşmenin verdiği utançla yumruğumu sıktım. Oysa ki tek bir basket atışıydı, ama Ege için bu bir ölüm kalım meselesiydi. Üniversitenin basketbol takımında kaptanlık için yarışıyorduk ve her maç, aramızdaki rekabeti daha da körüklüyordu. Ege, her zaman mükemmeliyetçi ve hırslıydı; ben ise çoğu zaman içime kapanık, ama sahada bambaşka birine dönüşüyordum.

O gün eve dönerken içimdeki öfkeyi bastıramadım. Annem sofrayı hazırlamıştı, babam ise her zamanki gibi televizyonun karşısında oturuyordu. “Ne oldu oğlum, suratın beş karış?” diye sordu babam. “Bir şey yok baba,” dedim, ama içimden geçenleri anlatmak istesem de kelimeler boğazımda düğümlendi. Annem ise sessizce tabağıma pilav koydu. “Bak oğlum, bu Ege çocuk iyiymiş diyorlar. Sen de onun gibi çalışkan ol biraz,” dedi. Annemin bu sözleri bıçak gibi saplandı kalbime. Ege’nin gölgesinde kalmak yetmezmiş gibi, ailem de onu örnek gösteriyordu.

Ertesi gün okulda Ege ile göz göze gelmemeye çalıştım. Ama o, yanımdan geçerken alaycı bir şekilde gülümsedi: “Kaptanlık sana ağır geliyor galiba.” O an dayanamadım: “Sen de insanlara tepeden bakmayı bırak artık! Herkes senin gibi olmak zorunda değil.” Bir an sessizlik oldu, sonra Ege’nin sesi titreyerek çıktı: “Sen de bir kere olsun sorumluluk alsan ya!” O an anladım ki, aramızdaki bu nefretin altında başka şeyler yatıyordu.

Günler geçtikçe rekabetimiz daha da büyüdü. Takım arkadaşlarımız bile ikiye bölünmüştü: Kimisi Ege’nin disiplinini savunuyor, kimisi benim samimiyetimi seviyordu. Bir gün antrenörümüz bizi yanına çağırdı: “Bakın çocuklar, bu takım böyle ikiye bölünürse hiçbir yere varamayız. İkiniz de kaptanlık için iyisiniz ama birlikte çalışmayı öğrenmezseniz ikiniz de kaybedersiniz.” O an ilk defa Ege ile göz göze geldik ve ikimiz de başımızı eğdik.

Bir hafta sonra büyük bir turnuva vardı ve antrenörümüz bizi birlikte çalışmaya zorladı. Her akşam okulun spor salonunda buluşup taktik çalışıyorduk. Başlarda sürekli tartışıyorduk: “Sen yanlış yapıyorsun!” “Hayır, sen anlamıyorsun!” Ama zamanla birbirimizin güçlü yanlarını fark etmeye başladık. Bir akşam Ege aniden sustu ve bana baktı: “Burak, senin kadar hızlı kimse yok takımda. Bunu nasıl başarıyorsun?” Şaşırdım, çünkü ilk defa bana iltifat ediyordu. “Küçüklükten beri abimle sokakta basket oynardık. O yüzden hızlı olmak zorundaydım,” dedim.

O gece ilk defa Ege ile uzun uzun konuştuk. Babasının işsiz kaldığını, annesinin hastalığı yüzünden evde sürekli gerginlik olduğunu anlattı. O ana kadar onun mükemmel hayatı olduğunu sanıyordum. Meğer herkesin bir yükü varmış. Ben de ona ailemin maddi sıkıntılarından, babamın bana olan beklentilerinden bahsettim. O gece aramızda görünmez bir bağ oluştu.

Turnuva günü geldiğinde takım olarak hiç olmadığımız kadar uyumluyduk. Maçın son dakikalarında skor berabereydi ve top bende kaldı. Ege’ye baktım; gözleriyle bana güven verdiğini hissettim. Topu ona pasladım ve o da üçlüğü attı. Maçı kazandık! Takım arkadaşlarımız sevinçle üstümüze atladı. Antrenörümüz gözleri dolu dolu bize sarıldı: “İşte gerçek takım ruhu bu!”

Maçtan sonra soyunma odasında herkes kutlama yaparken Ege yanıma geldi: “Burak, iyi ki varsın. Sen olmasan başaramazdık.” O an içimde tuhaf bir sıcaklık hissettim. Aramızdaki rekabet yerini dostluğa bırakmıştı.

Günler geçtikçe Ege ile daha çok vakit geçirmeye başladık. Birlikte ders çalışıyor, sinemaya gidiyor, bazen de sahilde yürüyorduk. Bir akşam Moda sahilinde otururken Ege birden sustu: “Burak… Biliyor musun, bazen kendimi sana anlatırken buluyorum ve bu bana iyi geliyor.” Ben de ona döndüm: “Ben de öyle hissediyorum.” O an aramızda bir şeyler değiştiğini hissettim.

Ama hayat bu kadar kolay değildi tabii ki. Bir gün annem beni mutfağa çağırdı: “Oğlum, bu Ege ile çok vakit geçiriyorsun. Dikkat et, insanlar yanlış anlar.” Annemin bu sözleri beni çok yaraladı. Çünkü ben de kendime itiraf edemediğim duygular beslemeye başlamıştım Ege’ye karşı. Toplumun önyargıları, ailemin beklentileri arasında sıkışıp kalmıştım.

Bir gece Ege ile Kadıköy’de bir kafede otururken ona her şeyi anlatmaya karar verdim: “Ege… Sana bir şey söylemem lazım. Sanırım sana karşı sadece arkadaşça hislerim yok.” Ege önce sustu, sonra gözleri doldu: “Ben de aynı şeyleri hissediyorum ama korkuyorum Burak… Ya ailelerimiz öğrenirse? Ya insanlar bizi dışlarsa?” O an ikimiz de ağlamaya başladık.

O günden sonra ilişkimiz gizli bir şekilde devam etti. Üniversitede birbirimize destek olduk ama ailelerimize hiçbir şey söyleyemedik. Bir gün babam odamda telefonumu karıştırırken Ege ile olan mesajlarımızı gördü. O gece evde kıyamet koptu: “Sen bizim yüzümüzü yere mi düşüreceksin? Böyle şeyler bizim ailemizde olmaz!” Annem ağladı, babam bana bağırdı. Kendimi hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim.

Ege’ye sığındım o gece. Onun ailesi de durumu öğrendiğinde benzer tepkiler vermişti. İkimiz de ne yapacağımızı bilemiyorduk ama birbirimizden vazgeçmek istemiyorduk.

Aylar geçti, ailelerimizle ilişkimiz kopma noktasına geldi ama biz birbirimize tutunduk. Mezuniyet günü geldiğinde sahnede diplomamı alırken gözüm Ege’yi aradı; o da bana gülümsedi.

Şimdi birlikte küçük bir evde yaşıyoruz; ailemizle aramız hâlâ soğuk ama birbirimize sarıldığımızda tüm dünyayı unutuyoruz.

Bazen geceleri pencereden İstanbul’un ışıklarına bakarken kendi kendime soruyorum: İnsan sevdiği için neden bu kadar mücadele etmek zorunda kalır? Sizce aile mi haklıydı yoksa biz mi? Siz olsanız ne yapardınız?