Köydeki Yeni Komşu: Bir Dolandırıcının Gölgesinde
“Baba, yine mi o adam bizim bahçede dolaşıyor?” diye bağırdı küçük kızım Elif, pencerenin önünden bana seslenirken. O an içimde bir öfke ve çaresizlik dalgası yükseldi. Bir zamanlar huzur bulduğum, çocukluğumun geçtiği bu köy evi, şimdi bana yabancı ve tehditkâr geliyordu. Annemle babamın yıllar önce emek emek aldığı bu topraklarda, her yaz ailece buluşur, şehirden kaçıp nefes alırdık. Ama bu yaz her şey değişmişti.
Yan tarlamız yıllardır boştu. Eski sahibi yaşlanınca satmaya karar vermişti, ama kimse ilgilenmemişti. Ta ki geçen ay, siyah bir Doblo’yla gelen o adam çıkagelene kadar. Adının Yavuz olduğunu söylediğinde, annem “Hoş geldin evladım,” diyerek ona komşuluğun sıcaklığını göstermişti. Oysa Yavuz’un gözlerinde bir şey vardı; bakışları kaçamak, gülüşü sanki hep yarım kalıyordu.
İlk başlarda fazla dikkat etmedik. Herkes gibi yeni komşunun köye alışmasını bekledik. Ama Yavuz’un davranışları kısa sürede tuhaflaşmaya başladı. Bir gün sabah erkenden tarlada çalışırken, onu bizim bahçenin kenarında bir şeyler ararken gördüm. “Hayırdır Yavuz Bey, bir şey mi kaybettiniz?” dedim. Cevabı kısa ve soğuktu: “Yok abi, sadece bakınıyorum.”
O günden sonra köyde dedikodular başladı. Komşu Hatice Teyze, “Bu adamın geçmişi karanlıkmış,” dedi bir gün anneme. “İstanbul’da dolandırıcılıktan sabıkası varmış.” Babam önce inanmak istemedi. “Köy insanı kötü düşünmez,” dedi ama annemin gözleri endişeyle doldu.
Bir akşam sofrada otururken, Elif yine camdan bakıp fısıldadı: “Anne, Yavuz amca bizim kümese bakıyor.” Eşim Zeynep hemen kalkıp kapıyı kilitledi. O gece kimse rahat uyuyamadı. Sabah olduğunda kümesteki tavuklardan ikisi yoktu. Babam öfkeyle dışarı fırladı, ama Yavuz’un evinde kimse yoktu.
Köyde huzursuzluk büyüdü. Herkes birbirine şüpheyle bakmaya başladı. Birkaç gün sonra, komşu Ahmet’in traktöründen mazot çalındı. Herkesin aklına ilk gelen isim Yavuz’du ama kimse açıkça suçlamaya cesaret edemedi. Babam köy kahvesinde konuyu açınca, Yavuz birden içeri girdi ve yüksek sesle bağırdı: “Beni mi suçluyorsunuz? Kanıtınız var mı?” Kahvede bir sessizlik oldu. Kimse göz göze gelmeye cesaret edemedi.
O günden sonra Yavuz’un tehditkâr bakışları üzerimizdeydi. Akşamları kapılarımızı kilitliyor, çocukları dışarı çıkarmıyorduk. Annem her gece dua ediyor, babam ise “Bu adamı nasıl ortaya çıkarırız?” diye düşünüp duruyordu.
Bir gün Zeynep’le birlikte köy bakkalına gittik. Bakkal Hüseyin Abi fısıltıyla anlattı: “Geçen hafta Yavuz bana sahte para verdi. Fark ettim ama ses etmedim, başımıza iş almayalım diye.” O an içimde bir şeyler koptu. Bu adam sadece bizi değil, tüm köyü tehdit ediyordu.
Aile toplantısı yaptık o akşam. Babam, “Polise gitsek mi?” dedi ama annem korktu: “Ya bize zarar verirse?” Zeynep ise kararlıydı: “Birlik olursak baş edebiliriz.” Elif ise sessizce ağlıyordu; çocuk kalbi bu korkuyu hak etmiyordu.
Ertesi sabah köy meydanında toplandık. Herkes endişeliydi ama birlikte hareket etmeye karar verdik. Ahmet Abi’nin önerisiyle Yavuz’u köy muhtarına şikayet ettik. Muhtar Mehmet Bey de polise haber verdi. Polisler geldiğinde Yavuz’un evinde arama yaptılar ve çalıntı eşyalar buldular. O an köyde bir sessizlik oldu; herkes birbirine sarıldı, gözyaşları döküldü.
Yavuz tutuklanırken bana baktı ve alaycı bir şekilde gülümsedi: “Siz de herkes gibisiniz işte; güvenmekten korkan insanlar.” O an içimde hem bir rahatlama hem de derin bir hüzün hissettim.
O günden sonra köyde hayat normale döndü ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Artık kapılarımızı kilitliyor, yabancılara daha temkinli yaklaşıyoruz. Annem hâlâ her gece dua ediyor; babam ise uzun uzun tarlaya bakıyor.
Şimdi düşünüyorum da; güvenmek mi daha zor, yoksa şüpheyle yaşamak mı? Siz olsanız ne yapardınız? Köyümüzün huzuru için başka nasıl bir yol izlenebilirdi?