Kusursuz Olmanın Yorgunluğunda: Bir Kadının Sessiz Çığlığı

“Yeter artık!” diye bağırdım aynadaki yansımama, iş yerinin tuvaletinde. Gözlerim dolmuştu, rimelim akıyordu. Kapının arkasında biri var mı diye kulak kesildim; kimse yoktu. Nefesim kesik kesikti. O an, İstanbul’un gürültüsünden, annemin aralıksız telefonlarından, eşim Emre’nin beklentilerinden ve iş yerindeki sonsuz mükemmeliyet baskısından boğuluyordum. Yirmi yedi yaşındaydım ve herkes için kusursuz olmaktan başka bir şey bilmemiştim.

Sabahları Beşiktaş’ın kalabalığında işe yetişmek için koştururken, içimdeki boşluğu bastırmak için kendime sürekli “Her şey yolunda, herkes senden memnun” diyordum. Ama kimse bana “Sen memnun musun?” diye sormuyordu. Annem, “Kızım, bak komşunun kızı Ayşe ev aldı, sen hâlâ kiradasın,” derken; Emre, “Biraz daha çalışırsan terfi alırsın, sonra çocuk da düşünürüz,” diyordu. Ben ise her sabah aynada kendime bakıp “Bugün de iyi bir kız olacaksın,” diye söz veriyordum.

Dün akşam iş çıkışı arabaya bindim. Trafikte sıkışmışken annem aradı: “Yarın babanın doğum günü, unutma. Pasta almayı da unutma.” Telefonu kapattım, derin bir nefes aldım. Sonra Emre mesaj attı: “Akşam yemeğine misafir çağırdım, erken gel.” O an birden her şey üzerime çöktü. Arabayı kenara çektim, gözlerimden yaşlar süzüldü. Çantamdan makyaj temizleyicimi çıkarıp yüzümü sildim. Aynada kendime baktım: Bu kadın kimdi? Herkesin istediği gibi davranan, kendi isteklerini unutan bu kadın ben miydim?

Eve gittiğimde Emre mutfakta yemek hazırlıyordu. Yüzümdeki şişliği fark etti mi bilmiyorum ama sormadı. “Misafirler birazdan gelir, salatayı sen yapar mısın?” dedi. Sanki robot gibiydim; sessizce mutfağa geçtim, marulları doğradım. İçimden “Bir gün patlayacağım,” dedim.

Misafirler gittiğinde Emre televizyonun karşısına geçti. Ben ise mutfakta tabakları yıkarken ellerim titriyordu. Annemden bir mesaj daha geldi: “Pasta almayı unutma!” O an lavabonun başında ağlamaya başladım. Emre geldi, “Ne oldu?” dedi. “Hiçbir şey,” dedim. Çünkü hiçbir zaman derdimi anlatmaya hakkım yoktu sanki.

O gece uyuyamadım. Tavanı izlerken çocukluğumu düşündüm. Annem hep “İyi kız olursan herkes seni sever,” derdi. Okulda en yüksek notları almak zorundaydım; evde en uslu çocuk ben olmalıydım. Sonra üniversiteye geldim, İstanbul’a taşındım; ama üzerimdeki yük hiç hafiflemedi. Şimdi de işte en iyi çalışan ben olmalıydım, evde en iyi eş… Ama ben kimdim?

Sabah işe giderken metrobüste yanımdaki kadının ağladığını gördüm. Kimse ona bakmıyordu bile. O an kendimi gördüm onda; herkesin arasında yalnız kalan bir kadın… İşe vardığımda müdürüm Asuman Hanım çağırdı: “Elif, bu ayki raporlar eksik, daha dikkatli olmalısın.” Başımı eğdim, “Haklısınız,” dedim. İçimden ise “Bir gün yeter diyeceğim,” dedim.

O gün öğle arasında şirketteki yakın arkadaşım Derya’yla buluştum. Derya bana baktı: “Sen iyi misin? Gözlerin şişmiş.” Yutkundum, “İyiyim,” dedim ama sesim titriyordu. Derya elimi tuttu: “Bak Elif, herkes senden bir şey bekliyor ama sen ne istiyorsun? Hiç düşündün mü?” O an gözlerim doldu; ilk defa biri bana bunu soruyordu.

Akşam eve dönerken karar verdim: Artık kendim için yaşayacaktım. Eve girdim, Emre yine bilgisayar başındaydı. Yanına oturdum: “Emre, konuşmamız lazım.” Şaşırdı: “Ne oldu?”

“Ben çok yoruldum,” dedim. “Hep başkalarını mutlu etmeye çalışıyorum ama kendimi unuttum. Annem, sen, iş… Hiç kimse bana ‘Sen ne istiyorsun?’ demiyor.”

Emre önce sustu, sonra savunmaya geçti: “Ama ben de çalışıyorum Elif! Hepimiz yoruluyoruz.”

“Biliyorum,” dedim gözyaşlarımı tutamayarak. “Ama ben artık kendi hayatımı yaşamak istiyorum. Belki de biraz ara vermeliyim.”

O gece Emre salonda uyudu. Annem sabah yine aradı: “Kızım pasta aldın mı?” Bu kez telefonu açmadım.

İşe gitmedim o gün. Sahile indim, denize baktım uzun uzun. İçimde bir huzur vardı ilk defa; kimseye hesap vermek zorunda değildim o an.

Akşam eve döndüğümde Emre hâlâ küs gibiydi ama ilk defa umursamadım. Anneme mesaj attım: “Anneciğim, bugün pasta alamayacağım. Kendime zaman ayırmam lazım.”

O an hissettim ki; yıllardır taşıdığım yükleri bırakmaya başlamıştım.

Şimdi size soruyorum: Siz kimin için yaşıyorsunuz? Hayatınızda gerçekten kendiniz var mısınız, yoksa sadece başkalarının beklentilerini mi karşılıyorsunuz?