Hiçbir Şeye Yaramadığımı Söyleyen Ailemin Gölgesinde: Bir Gencin Sessiz Çığlığı
“Yine mi beş aldın Emre? Sen bu kafayla hiçbir yere varamazsın!” Babamın sesi mutfağın duvarlarında yankılandı. Annem, gözlerini yere indirip sessizce bulaşıkları yıkıyordu. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Sanki her kelime, göğsümde bir taş daha ağırlaştırıyordu. 15 yaşındaydım ve hayatım boyunca ailemden duyduğum tek şey, yetersizliğimdi.
Küçük bir kasabada yaşıyoruz, Eskişehir’in kenarında, herkesin birbirini tanıdığı, dedikodunun havada uçuştuğu bir yerde. Okuldan eve dönerken, bazen komşu Ayşe Teyze’nin bakışlarını hissederdim. “Yine mi suratın asık Emre?” derdi bazen, ama ne anlatabilirdim ki? Kimse anlamazdı. Herkesin gözünde babam saygın bir esnaf, annem ise sessiz, çalışkan bir kadın. Ama evin içinde, ben sadece başarısız bir çocuktum.
Bir gün okuldan eve dönerken, elimde matematik sınavından aldığım kırık notla kapıyı açtım. Babam televizyonun karşısında oturuyordu. Notumu gösterince yüzü karardı. “Seninle adam olmayacak! Bak kardeşin Zeynep’e, o çalışıyor, sen ise sadece başımıza dert oluyorsun!” dedi. Zeynep benden üç yaş küçük ve gerçekten de derslerinde başarılıydı. Onunla kıyaslanmak, içimi daha da acıtıyordu.
O gece odamda otururken, annem kapıyı araladı. “Oğlum, baban aslında seni düşünüyor,” dedi usulca. “Ama neden hep bağırıyor anne? Neden hiç iyi bir şey söylemiyor?” diye sordum. Annem cevap veremedi, sadece başını eğdi ve kapıyı kapattı. O an anladım ki, bu evde duygular konuşulmazdı; sadece susulur ve katlanılırdı.
Okulda da işler kolay değildi. Arkadaşlarımın çoğu ailelerinden destek görüyordu. Bir gün sınıfta öğretmenimiz Ayla Hanım, “Hayalleriniz nedir çocuklar?” diye sorduğunda herkes doktor, mühendis olmak istediğini söyledi. Ben ise sustum. Çünkü hayal kurmaya bile hakkım olmadığını düşünüyordum.
Bir akşamüstü, kasabanın kenarındaki dereye gittim. Suyun akışını izlerken içimdeki öfke ve çaresizlikle boğuşuyordum. O sırada en yakın arkadaşım Burak geldi. “Ne oldu yine?” diye sordu. “Babam… yine bağırdı. Hiçbir şeye yaramadığımı söyledi,” dedim gözlerim dolarak. Burak omzuma dokundu: “Boşver Emre, onlar anlamaz bizi. Senin ne kadar zeki olduğunu ben biliyorum. Geçen gün bilgisayarı tamir ettin ya, kimse yapamazdı onu!”
Burak’ın sözleri içimi biraz ısıttı ama eve döndüğümde gerçekler yine karşıma dikildi. Babam mutfakta anneme bağırıyordu: “Bu çocuk adam olmayacak! Onun yüzünden komşular ne derse desin umurumda değil artık!” Annem ise ağlıyordu. O an dayanamadım: “Baba yeter! Ben de insanım! Bir kere olsun iyi bir şey söyle!” diye bağırdım. Babam bana öyle bir baktı ki, gözlerinde hem öfke hem şaşkınlık vardı.
O gece odamda sabaha kadar uyuyamadım. Kafamda binlerce soru vardı: Gerçekten hiçbir şeye yaramaz mıyım? Neden kimse beni anlamıyor? Sabah olduğunda okula gitmek istemedim ama annem kapımı çalıp “Kalk oğlum, geç kalacaksın,” dediğinde mecburen kalktım.
O gün okulda Ayla Hanım beni yanına çağırdı. “Emre, son zamanlarda çok dalgınsın. Bir sorun mu var?” dedi sıcak bir sesle. Gözlerim doldu ama anlatamadım. Sadece başımı salladım. O ise elini omzuma koydu: “Unutma, her insan değerlidir. Sen de öylesin.” O an ilk defa biri bana değerli olduğumu söylemişti.
Bir hafta sonra okulda bir proje yarışması açıldı: “Kendi kasabanız için bir çözüm önerisi geliştirin.” Herkes gruplar kurdu ama kimse beni grubuna almak istemedi. Yalnız kalınca Burak’la birlikte çalışmaya karar verdik. Kasabamızda sık sık elektrik kesintisi oluyordu ve ben bilgisayarlara meraklıydım. Burak’la birlikte küçük bir jeneratör tasarladık; hurdacıdan bulduğumuz parçalarla çalıştık gecelerce.
Evde babam yine kızıyordu: “Ne o elindeki saçma sapan şeyler? Ders çalışacağına boş işlerle uğraşıyorsun!” Ama bu kez pes etmedim. Annem ise gizlice bana destek oldu; gece mutfağa inip bana süt getirdiğinde gözleriyle “devam et” dediğini hissettim.
Yarışma günü geldiğinde herkes projelerini sundu. Bizim jeneratörümüz çalıştı ve jüri çok etkilendi. Ayla Hanım gözleri dolu dolu bana sarıldı: “Gurur duyuyorum seninle Emre!” dedi. O an ilk defa kendimle gurur duydum.
Sonuçlar açıklandığında bizim projemiz birinci oldu ve kasabanın yerel gazetesinde haber olduk. Babam gazeteyi görünce önce sessiz kaldı, sonra bana dönüp ilk defa gülümsedi: “Aferin oğlum,” dedi kısık bir sesle.
O an anladım ki; bazen en yakınlarımız bile bizi anlamasa da, pes etmemek gerekiyor. Kendimize inanmadığımız sürece kimse inanmaz zaten.
Şimdi size soruyorum: Hiç siz de ailenizin gölgesinde ezildiğinizi hissettiniz mi? Peki ya içinizdeki sesi susturmak yerine ona kulak vermeyi denediniz mi?