Bir Zorbanın Gölgesinde: Kaybolan Hayallerim
“Senin gibi gelin görmedim, Ayşe! Akşam yemeği hâlâ hazır değil mi?” Kayınpederimin sesi mutfağın kapısından içeri ok gibi saplandı. Ellerim titreyerek patatesleri soymaya devam ettim. O an, içimde bir şeylerin daha koptuğunu hissettim. Sanki bu evdeki her eşya, her duvar, onun sesiyle yankılanıyor, beni daha da küçültüyordu.
Kocam Murat’la İstanbul’da yaşarken hayatımız zorlaşmıştı. İşsiz kalınca, mecburen Murat’ın babasının, Hasan Bey’in yanına, Konya’nın küçük bir kasabasına taşındık. İlk başta bunun geçici olacağını düşünmüştüm. “Biraz toparlanırız, sonra yine kendi evimize çıkarız,” demişti Murat. Ama aylar geçti, işler düzelmedi. Ben ise her geçen gün biraz daha kayboluyordum.
Hasan Bey, kasabanın eski muhtarıydı. Herkes ona saygı duyardı ama evde bambaşka biriydi. Her şeye karışır, en ufak hatamda sesini yükseltir, Murat’ı da bana karşı doldururdu. Bir gün sofrada, “Kadın dediğin kocasına hizmet edecek! Bizim zamanımızda böyle miydi?” diye bağırdı. Murat ise başını öne eğip sustu. O an gözlerim doldu ama ağlamadım. Ağlamak zayıflıktı; ben ise güçlü olmak zorundaydım.
Bir sabah, annem aradı. Sesini duyunca içimdeki duvarlar yıkıldı. “Kızım, iyi misin? Sesin hiç iyi gelmiyor,” dedi. Yutkundum. “İyiyim anne, alışmaya çalışıyorum,” dedim ama sesim titriyordu. Annem hissetti; “Bak kızım, kimse için kendini feda etme. Senin de bir hayatın var,” dedi. O an gözyaşlarımı tutamadım.
Evde her gün aynıydı: Sabah erkenden kalkıp kahvaltı hazırlamak, evi temizlemek, Hasan Bey’in çamaşırlarını yıkamak… Kendi babamdan görmediğim otoriteyi, sevgisizliği burada iliklerime kadar hissediyordum. Bir gün mutfakta bulaşık yıkarken Murat geldi. “Ayşe, babamı idare et biraz. İş bulana kadar sabret,” dedi. Ona bakıp “Peki ya ben? Ben ne zamana kadar sabredeceğim?” diye sordum. Cevap veremedi.
Bir akşam Hasan Bey televizyonun karşısında otururken, ben de yorgunluktan bitap düşmüş halde yanına çay götürdüm. Çayı beğenmedi, “Bunu bile doğru düzgün yapamıyorsun!” diye bağırdı. O an elimdeki tepsi yere düştü. Kırılan bardakların sesiyle birlikte içimdeki umutlar da paramparça oldu.
O gece Murat’la tartıştık. “Baban bana böyle davranamaz! Ben köle değilim!” dedim. Murat ise “O bizim büyüğümüz, biraz saygılı ol,” dedi. O an anladım ki yalnızdım. Kendi evimde yabancıydım artık.
Bir gün kasabada pazara çıktım. Komşu kadınlardan biri yanıma yaklaştı: “Ayşe Hanım, Hasan Bey’in gelini olmak kolay değilmiş diyorlar…” dedi alaycı bir gülümsemeyle. İçimdeki öfkeyi bastırıp gülümsedim ama eve döndüğümde aynada kendime bakamadım.
Geceleri uyuyamaz oldum. Herkes uyurken sessizce ağladım. Kendi ailemden uzakta, bir yabancının evinde hapsolmuştum. Bir sabah Hasan Bey’in odasından yüksek sesler geldi. Kapıyı tıklattım, içeri girdim; yere düşmüş, nefes almakta zorlanıyordu. Hemen ambulansı aradım, Murat’ı uyandırdım. O an korktum; ona kızgın olsam da başına bir şey gelsin istemezdim.
Hastanede saatlerce bekledik. Doktorlar Hasan Bey’in tansiyonunun yükseldiğini söyledi. Eve döndüğümüzde Murat bana sarıldı: “İyi ki varsın Ayşe,” dedi sessizce. O an içimde bir sıcaklık hissettim ama bu sıcaklık uzun sürmedi.
Hasan Bey hastaneden döndükten sonra biraz yumuşadı gibi oldu ama yine de eski alışkanlıklarından vazgeçmedi. Bir akşam sofrada bana dönüp “Sen de bizim aileden oldun artık,” dedi ama gözlerinde hâlâ o eski soğukluk vardı.
Bir gün annemden gizlice para geldi posta yoluyla; “Kendine küçük bir şey al,” diye not bırakmıştı. Parayı elime alınca ağladım; çünkü o parayla özgürlüğümü satın almak istedim.
Aylar geçti, Murat iş buldu ama bu kez gitmek istemedi: “Babam yaşlandı, onu yalnız bırakamam,” dedi. O an içimdeki son umut da söndü. Ya burada kalıp kendi hayatımdan vazgeçecektim ya da cesaretimi toplayıp kendi yolumu çizecektim.
Bir gece herkes uyurken valizimi hazırladım. Annemi aradım: “Anne, eve geliyorum,” dedim titreyen bir sesle.
Sabah olduğunda Hasan Bey ve Murat’a veda ettim. Hasan Bey yüzüme bakmadı bile; Murat ise sadece sustu.
Otobüsle memleketime dönerken camdan dışarı baktım; ardımda bıraktığım kasaba küçüldükçe içimdeki yük hafifledi.
Şimdi kendi odamda annemin yanında otururken düşünüyorum: Bir kadının özgürlüğü için ne kadar bedel ödemesi gerekir? Aile olmak ne zaman fedakârlık olmaktan çıkıp esarete dönüşür?
Siz olsaydınız ne yapardınız? Benim yerimde olsanız hangi yolu seçerdiniz?