Aynada Kırılan Kadın: Bir Anneliğin Sessiz Çığlığı

“Bak hele, kime benzemişsin! Şuna bak, kadın değil yağ yumağı olmuşsun!”

Wojtek’in – ya da bizim evdeki adıyla Volkan’ın – sesi mutfakta yankılandı. O an, elimdeki çay bardağı titredi. Gözlerim aynadaki yansımama kaydı; gözaltlarımda morluklar, saçlarım darmadağın, pijamamın beli iyice genişlemiş. Oysa daha birkaç ay önce, doğumdan önce, kendimi hâlâ güzel hissediyordum. Şimdi ise Volkan’ın gözünde sadece bir yük, bir hayal kırıklığıydım.

“Volkan, yeni doğum yaptım. Biraz zaman ver bana, lütfen…” dedim, sesim titreyerek. O ise gözlerini devirdi, yüzünde o tanıdık bıkkınlık ifadesiyle.

“Zaman mı? Herkes doğuruyor, herkes eski haline dönüyor. Sen neden bu kadar saldın kendini?”

İçimde bir şeyler kırıldı. O an, annemin sesi kulaklarımda çınladı: “Kızım, evlilik sabır ister. Erkekler bazen anlamaz, sen idare edeceksin.” Ama ben neyi idare ediyordum? Kendi bedenimi mi, yoksa Volkan’ın sevgisizliğini mi?

Oğlumuz Emir’in ağlamasıyla irkildim. Koşup onu kucağıma aldım. Küçücük elleriyle saçımı çekti, gözlerinde bana benzeyen bir hüzün vardı sanki. “Anneciğim…” dedim fısıltıyla, “sana söz veriyorum, güçlü olacağım.”

Ama nasıl? Annem aradığında sesimi neşeli çıkarmaya çalıştım:

“Anneciğim, iyiyim. Emir de iyi… Volkan işte biraz yorgun.”

“Bak kızım,” dedi annem, “kocanın gönlünü hoş tut. Erkekler dışarıda çok şey görüyor. Sen evde bakımlı ol ki gözü dışarıda kalmasın.”

İçimden bağırmak geldi: “Anne! Ben de insanım! Benim de duygularım var!” Ama diyemedim. Çünkü bizim mahallede kadınlar susar, anneler susar, eşler susar…

Geceleri Emir’i uyuturken sessizce ağladığım çok oldu. Volkan’ın telefonunda bulduğum mesajlar… Bir kadın adı: Gözde. “Yarın buluşalım mı?” yazıyordu kadın. Volkan’a sorduğumda öfkeyle bağırdı:

“Seninle mi uğraşacağım? Zaten evde huzur yok! Bir de hesap mı vereceğim?”

O gece anneme gitmek istedim ama babamın bakışlarını düşündüm: “Kız başına çocukla geri mi döneceksin?”

Bir sabah Emir’i beşiğinde bırakıp banyoya kapandım. Aynaya baktım. Gözlerimin içine uzun uzun… “Sen kimsin?” dedim kendime. “Birinin karısı mısın sadece? Birinin annesi mi? Yoksa kendi hayatını unutan bir kadın mı?”

O gün karar verdim: Değişecektim. Önce küçük adımlarla başladım. Sabahları Emir’i arabasına koyup mahallede yürüyüşe çıktım. Komşu Ayşe Abla beni görünce şaşırdı:

“Ne güzel olmuşsun kızım! Yüzün gülüyor.”

Gülüyor muydum gerçekten? Belki de ilk defa biri bana iyi bir şey söylediği için…

Bir gün markette eski sınıf arkadaşım Elif’le karşılaştım. O da yeni doğum yapmıştı ama yüzü aydınlıktı.

“Elif, nasıl başa çıkıyorsun?” dedim.

“Valla Zeynep,” dedi (evet, adım Zeynep), “ben yardım istedim. Psikoloğa gidiyorum. Eşimle de açık açık konuştum. Kendimi suçlamıyorum artık.”

O gece Volkan eve geç geldi. Suratında yine o yabancı ifade… Cesaretimi topladım:

“Volkan, konuşmamız lazım.”

“Ne var yine?”

“Böyle devam edemem. Kendimi kaybettim. Senin için değil, Emir için değil… Kendim için değişmek istiyorum. Yardım alacağım.”

Alaycı bir kahkaha attı:

“Sen mi? Yardım mı? Herkesin başına geliyor bunlar. Abartıyorsun.”

Ama bu kez sustum. Onun onayını beklemeyecektim.

Ertesi gün psikolojik danışmanlık merkezini aradım. İlk seansımı aldığımda içimde bir umut filizlendi. Danışman bana dedi ki:

“Zeynep Hanım, önce kendinizi seveceksiniz. Kimseye kendinizi kanıtlamak zorunda değilsiniz.”

O gün eve dönerken Emir’in gülüşüyle içim ısındı. Volkan hâlâ soğuktu ama ben artık onun sevgisine muhtaç değildim.

Bir akşam ailem yemeğe geldi. Annem sofrada yine öğütler verdi:

“Kızım, erkekler böyledir işte… Sen yine de sabret.”

Babam sessizce çorbasını karıştırdı.

O an ayağa kalktım:

“Anne, baba… Ben artık kendim için yaşayacağım. Emir için güçlü olacağım ama kendi mutluluğumu da unutmayacağım.”

Annem şaşkınlıkla baktı:

“Ne demek şimdi bu?”

“Artık susmayacağım anne.”

O gece ilk defa huzurla uyudum.

Şimdi her sabah Emir’le yürüyüşe çıkıyorum. Kendi bedenimi sevmeyi öğreniyorum; kilo vermek için değil, sağlıklı olmak için… Volkan hâlâ değişmedi ama ben değiştim.

Bazen aynaya bakıp soruyorum: “Zeynep, sen mutlu musun?” Cevabını hâlâ tam bilmiyorum ama artık aramaktan korkmuyorum.

Siz olsaydınız ne yapardınız? Kendi mutluluğunuz için savaşır mıydınız yoksa susup kaderinize razı mı gelirdiniz?