Her Gün Yeniden: Bir Kadının Sessiz Çığlığı
“Zeynep, bugün ne yemek var?” Murat’ın sesi mutfağın kapısından içeri süzüldü. Elimdeki bıçağı tezgâha bıraktım, parmaklarımın ucunda biriken soğan kokusu ve yorgunluğun ağırlığıyla arkamı döndüm. “Daha karar vermedim,” dedim, sesim titrek. O ise yüzünde alışık olduğum o sabırsız ifadeyle, “Dünden kalan pilavı ısıtsan yeter,” dedi. Bir an umutlandım; belki bugün farklı olur, belki bugün dünden kalanla yetinir. Ama hemen ardından ekledi: “Ama biliyorsun, taze olursa daha iyi olur.”
İşte yine aynı döngü. Her gün, her sabah, her akşam… Sanki hayatım bir tencerenin içinde kaynıyor, ben de o tencerenin dibine yapışmışım. Annem hep derdi: “Kocanın gönlünü midesinden fethedersin.” Ama annem hiç sormadı: “Senin gönlünü kim fethedecek?”
Murat’la evlendiğimizde umut doluydum. O zamanlar bana çiçekler alır, işten dönerken simit getirirdi. Şimdi ise tek beklentisi akşam yemeği. İşten yorgun argın geldiğimde bile, sofrada üç çeşit yemek olmalı. Bir gün cesaretimi topladım, “Murat, bugün çok yorgunum, dünden kalan çorbayı ısıtsam olur mu?” dedim. Yüzü asıldı, “Ben bütün gün çalışıyorum, bir tabak taze yemek çok mu?” dedi. O an içimde bir şeyler kırıldı.
Kızım Elif mutfağa girdiğinde gözlerime baktı. “Anne, yine mi ağlıyorsun?” dedi fısıltıyla. Hemen gözyaşlarımı sildim, “Yok kızım, soğan doğradım da…” dedim. Elif’in gözleri büyüdü, “Baba neden hiç yardım etmiyor? Sen de çalışıyorsun.”
Evet, ben de çalışıyorum. Sabahları okula gidiyorum; ilkokulda öğretmenim. Onca çocuğun derdini dinliyorum, sonra eve gelip kendi çocuğumun gözlerinde endişeyi görüyorum. Akşamları ise mutfakta saatlerce yemek pişiriyorum. Bazen kendimi bir robot gibi hissediyorum; duygusuz, sadece görevlerini yerine getiren bir makine.
Bir akşam annem aradı. Sesimdeki yorgunluğu hemen anladı. “Kızım, ne oldu?” dedi. Dayanamadım, içimi döktüm: “Anne, Murat asla dünden kalan yemeği yemiyor. Her gün yeni yemek istiyor. Çok yoruldum.” Annem sustu bir süre, sonra “Bizim zamanımızda da böyleydi,” dedi. “Ama sen farklı olabilirsin.”
O gece uyuyamadım. Tavanı izledim saatlerce. Kendi hayatımı düşündüm; ne zaman bu kadar sıkışıp kaldım? Ne zaman kendi isteklerimi unuttum? Sabah olduğunda gözlerimin altı morarmıştı ama içimde bir karar vardı.
O gün okuldan dönerken markete uğramadım. Eve geldim, dolaptaki dünden kalan yemeği ısıttım ve sofrayı kurdum. Murat eve geldiğinde burnunu kıvırdı: “Bu ne?” dedi sertçe. “Bugün alışveriş yapmadın mı?”
Derin bir nefes aldım. “Hayır Murat,” dedim kararlı bir sesle. “Çok yoruldum. Her gün taze yemek yapmak zorunda değilim.”
Bir anlık sessizlik oldu. Murat şaşırdı, hatta biraz öfkelendi: “Senin işin bu değil mi? Ben çalışıyorum, sen de evle ilgileneceksin.”
İçimde bir fırtına koptu ama bu kez geri adım atmadım: “Ben de çalışıyorum Murat! Ben de yoruluyorum! Sadece yemek yapmakla bitmiyor hayat!”
Elif kapının arkasında bizi dinliyordu; gözleri dolmuştu. O an anladım ki bu sadece benim mücadelem değilmiş; kızım da bu döngünün içinde büyüyordu.
O gece Murat benimle konuşmadı. Sofrada sessizce oturdu, tabağındaki yemeği isteksizce karıştırdı. Ben ise ilk defa kendimi biraz daha hafif hissettim.
Ertesi gün okulda arkadaşım Ayşe’ye anlattım olanları. Ayşe güldü: “Zeynep, senin gibi kaç kadın var biliyor musun? Hepimiz aynı dertten muzdaribiz.” Sonra ekledi: “Ama bazen hayır demek gerekir.”
Akşam eve dönerken düşündüm: Biz kadınlar neden hep susuyoruz? Neden kendi mutluluğumuzu hep en sona bırakıyoruz? Eve geldiğimde Elif bana sarıldı: “Anne, bugün çok güzelsin,” dedi.
Bir hafta boyunca dünden kalan yemekleri ısıttım; bazen Murat homurdandı, bazen surat astı ama sonunda alıştı. Ben ise her gün biraz daha kendime yaklaştım.
Bir akşam Elif’le birlikte mutfakta kek yaptık; kahkahalarımız evi doldurdu. O an anladım ki mutluluk bazen küçük bir başkaldırıda saklıymış.
Şimdi size soruyorum: Siz hiç kendi mutluluğunuz için savaşmak zorunda kaldınız mı? Hayatınızda hangi noktada “artık yeter” dediniz?