Kırık Kalplerin Şehrinde Yalnız Bir Kadın: Elif’in Hikayesi

“Yine mi yalnız geldin Elif?” diye sordu annem, sofradaki çay bardağını sinirle masaya bırakırken. Sanki her akşam aynı soruyu sormak, cevabın değişmesini sağlayacakmış gibi. İçimden bir şeyler kopuyor ama dışarıya belli etmemeye çalışıyorum. “Evet anne, yine yalnız geldim,” dedim kısık bir sesle. O an, mutfaktaki eski duvar saatinin tik takları bile kalbimin atışını bastıramadı.

Otuz yaşındayım. İstanbul’un göbeğinde, binlerce insanın arasında kaybolmuş bir kadınım. Beş yıl önce, hayatımın en büyük kararını verip Cem’le yollarımı ayırdım. O günden beri, sanki zaman benim için durmuş gibi. Arkadaşlarım birer birer evlendi, çocuk sahibi oldu. Hatta eski kocam Cem bile yeni sevgilisiyle mutlu mesut fotoğraflar paylaşıyor sosyal medyada. Ben ise her akşam eve dönerken apartmanın karanlık merdivenlerinde kendi ayak seslerimi dinliyorum.

Bir zamanlar dört kişilik bir kız grubumuz vardı: Zeynep, Derya, Ayşegül ve ben. Üniversiteden beri ayrılmazdık. Şimdi ise Zeynep’in iki çocuğu var, Derya Almanya’ya taşındı, Ayşegül ise nişanlısıyla evlilik hazırlığında. Onlarla buluştuğumuzda sohbet hep aynı yere geliyor: “Elif, sen de biriyle tanış artık.”

Geçen hafta Zeynep’in evinde toplanmıştık. Masada kahkahalar yükselirken birden Zeynep bana döndü: “Bak Elif, bizim şirkette yeni biri başladı. Çok düzgün çocuk. İstersen tanıştırayım.” Gülümsedim ama içimden ağlamak geldi. Çünkü artık tanışmalardan, beklentilerden ve hayal kırıklıklarından yoruldum.

Boşandıktan sonra annemle babamın evine dönmek zorunda kaldım. Babam pek konuşmaz ama annem her fırsatta laf sokar: “Bak kızım, yaşın geçiyor. Herkes yolunu buldu. Sen hâlâ neyi bekliyorsun?”

Bir gün işten eve dönerken metrobüste camdan dışarı bakıyordum. Yağmur damlaları cama vuruyor, şehrin ışıkları bulanıklaşıyordu. Yanımda oturan yaşlı kadın bana döndü: “Kızım, iyi misin? Çok dalgınsın.” O an gözlerim doldu ama kendimi tuttum. “İyiyim teyze,” dedim ama aslında hiç iyi değildim.

İşimde de mutlu değilim aslında. Bir muhasebe ofisinde çalışıyorum; sabah dokuz akşam altı arası rakamlarla boğuşuyorum. Patronum Murat Bey’in sürekli bağırışları, iş arkadaşlarımın dedikoduları… Her gün aynı döngüde sıkışıp kalmış gibiyim.

Bir akşam Ayşegül aradı: “Elif, bu hafta sonu nişanım var. Geliyorsun değil mi?” Tabii ki gideceğim dedim ama içimde bir burukluk vardı. O gece yatağımda dönerken kendi kendime sordum: “Neden herkes yolunu bulurken ben hâlâ yerimde sayıyorum?”

Nişan günü geldiğinde herkes şıkır şıkır giyinmişti. Ayşegül’ün gözleri parlıyordu. Onu öyle görünce hem sevindim hem de içimde bir kıskançlık hissettim. Masada otururken Derya yanıma yaklaştı: “Elif, sen çok güçlüsün biliyor musun? Herkes senin gibi cesur olamazdı.” Gülümsedim ama gözlerim doldu.

O gece eve döndüğümde annem beni bekliyordu: “Kızım, bak Ayşegül de evleniyor. Sen ne zaman mutlu olacaksın?”

Birden patladım: “Anne! Mutlu olmak için illa birine mi ihtiyacım var? Ben de insanım, ben de sevilmek istiyorum ama olmuyor işte! Herkes gibi kolayca aşık olamıyorum!”

Annem sustu, gözleri doldu. O an anladım ki yalnızca ben değil, annem de benim için üzülüyordu.

Ertesi gün işteyken telefonum çaldı. Eski kocam Cem arıyordu. Açıp açmamak arasında tereddüt ettim ama sonunda açtım.

“Elif, nasılsın?”

“İyiyim Cem, sen?”

“Ben de iyiyim… Sadece… Geçenlerde seni düşündüm de… Hakkını helal et.”

Bir an sustum. “Helal olsun Cem. Geçmiş geçti.”

Telefonu kapattıktan sonra uzun süre ekrana baktım. Geçmişi bırakmak bu kadar kolay mıydı gerçekten?

O akşam kendimi sahile attım. Martılar bağırıyor, Boğaz’ın suları karanlıkta parlıyordu. Bankta otururken yanımdaki yaşlı adam bana döndü:

“Kızım, insan yalnız doğar, yalnız ölür derler ama arada bir el tutmak da güzel olurdu değil mi?”

Gülümsedim: “Evet amca, bazen çok isterdim.”

O gece eve dönerken içimde bir huzur vardı. Belki de yalnızlıkla barışmayı öğrenmeliydim.

Ama ertesi sabah yine annemin sesiyle uyandım: “Elif! Komşunun oğlu seni soruyor!”

İçimden bir kahkaha attım bu sefer. Belki de hayat böyleydi; bazen ağlayıp bazen gülmek gerekiyordu.

Şimdi size soruyorum: Yalnızlık gerçekten bir eksiklik mi? Yoksa insan bazen kendiyle barışmayı mı öğrenmeli? Siz olsanız ne yapardınız?