Kapının Önünde Gözyaşları: Oğlumun Kayıp Hikayesi
“Oğlunuzun nişanlısıyım… Ama iki haftadır kayıp.”
Kapının önünde, gözleri şişmiş, elleri titreyen genç bir kadın duruyordu. Üzerindeki paltosu buruş buruştu, saçları darmadağındı. Bir an için nefesim kesildi. Oğlumun nişanlısı mı? Benim oğlumun hayatında biri olduğunu bile bilmiyordum. İçimde bir yerler buz kesti. “Ne… Ne dediniz?” dedim kısık bir sesle. Kadın, “Lütfen… Sadece konuşmak istiyorum. Belki birlikte bir yol bulabiliriz,” dedi ve gözyaşlarını silmeye çalıştı.
Onu içeri aldım. Salonda, eski koltuğa oturdu. Ellerini birbirine kenetlemişti. “Adım Elif,” dedi. “Oğlunuz Emre ile üç yıldır birlikteyiz. Altı ay önce nişanlandık. Ama… Son iki haftadır hiçbir iz yok. Telefonu kapalı, arkadaşları bilmiyor, iş yerine de gitmemiş.”
Başım dönmeye başladı. Emre’yle en son iki hafta önce konuşmuştum. Sesi biraz tuhaftı ama üstünde durmamıştım. “Neden bana hiç bahsetmedi?” dedim kendi kendime. Elif’in sesiyle irkildim: “Biliyorum, size anlatmadı. Ama Emre hep sizin onayınızı beklediğini söylerdi.”
Birden içimde bir öfke kabardı. Oğlum bana neden güvenmemişti? Neden hayatındaki kadını benden saklamıştı? Ama şimdi bunların hiçbir önemi yoktu. Oğlum kayıptı.
Elif’in gözlerinin içine baktım: “Polise gittiniz mi?”
Başını salladı: “Gittim… Ama yetişkin olduğu için, ‘Belki kendi isteğiyle gitmiştir’ dediler. Kimse ciddiye almıyor.”
O an, içimdeki korku yerini çaresizliğe bıraktı. Emre’nin odasına koştum; her şey yerli yerindeydi. Sadece eski defterinin kapağı açıktı. Elif arkamdan geldi, “Bakabilir miyim?” dedi utangaçça.
Defteri açtıkça, Emre’nin bana hiç anlatmadığı bir dünyası olduğunu fark ettim. Sayfalarda, “Baba” diye başlayan cümleler vardı. Oysa Emre babasını hiç tanımamıştı; ben onu tek başıma büyütmüştüm. “Baba… Keşke burada olsaydın,” yazmıştı bir sayfada.
Elif ağlamaya başladı: “Bana hep babasını sorduğunu söylerdi… Sizinle konuşmaya korkuyordu.”
İçimde bir suçluluk dalgası yükseldi. Emre’ye babasıyla ilgili hiçbir şey anlatmamıştım; hep kaçmıştım bu konudan. Şimdi ise oğlumun acısını defterin satırlarında okuyordum.
O gece Elif bizde kaldı. İkimiz de sabaha kadar uyuyamadık. Sabah olduğunda, Emre’nin en yakın arkadaşı Burak’ı aradık. Burak telefonda huzursuzdu: “Ablacığım, Emre son zamanlarda çok garipti… Birkaç kez kavga ettiğini duydum iş yerinde.”
Elif’in gözleri büyüdü: “Ne kavgası?”
Burak sessizce, “Bir adam vardı… Sürekli geliyordu iş yerine, Emre’yle tartışıyorlardı,” dedi.
İçimdeki endişe büyüdü. Kimdi bu adam? Eski bir düşman mıydı? Yoksa Emre’nin babası mıydı? Elif’le birlikte iş yerine gittik. Oradaki güvenlik görevlisi bizi tanıdı: “Emre’nin annesi misiniz? Geçen hafta biri geldi, Emre’yi sordu… Çok sinirliydi.”
“Nasıl biri?” dedim telaşla.
“Uzun boylu, kır saçlı… Adını söylemedi ama ‘Oğlumu görmek istiyorum’ dedi.”
Dizlerimin bağı çözüldü. Yıllar önce terk eden eski eşim Hasan mıydı bu adam? Onu en son Emre doğduktan birkaç ay sonra görmüştüm. Oğlumu hiç aramamıştı… Şimdi neden çıkıp gelmişti?
Elif bana baktı: “Belki de Emre babasını buldu ve onunla gitmiştir?”
Ama içimde bir huzursuzluk vardı. Hasan’ın geçmişi karanlıktı; borçları, kavgaları yüzünden bizi bırakıp gitmişti. Emre onunla birlikte olamazdı… Olmamalıydı.
O gece Elif’le tartıştık. O umutluydu: “Belki de sadece biraz zamana ihtiyacı vardı…” Ben ise öfkeliydim: “Oğlumu yıllarca tek başıma büyüttüm! Şimdi gelip her şeyi mahvedemez!”
Ertesi gün kapımız tekrar çaldı. Bu kez Burak gelmişti; elinde bir zarf vardı. “Bu sabah posta kutusunda buldum,” dedi.
Zarfın üzerinde sadece ‘Anne’ yazıyordu.
Ellerim titreyerek açtım mektubu:
“Anne,
Beni merak ettiğini biliyorum. Ama bazı şeyleri çözmeden geri dönemem. Babamla konuştum; geçmişte yaşananları öğrenmem gerekiyordu. Sana kızgın değilim ama kırgınım… Beni anlamanı istiyorum.
Emre”
Gözyaşlarım aktı gitti… Elif sessizce yanıma oturdu.
“Ne yapacağız?” diye fısıldadı.
Bilmiyordum… Oğlumun bana ihtiyacı varken ben ona duvar örmüştüm; şimdi ise o duvarın arkasında kaybolmuştu.
Günler geçti, Emre’den haber alamadık. Her gün posta kutusunu kontrol ettim, her gece telefonun başında uyuyakaldım. Elif ise her sabah umutla kalkıp Emre’nin döneceğine inandı.
Bir akşamüstü kapı tekrar çaldı. Bu kez karşımdaki kişi Hasan’dı; yıllar onu yaşlandırmıştı ama gözleri hâlâ aynıydı.
“Emine…” dedi kısık sesle, “Emre’yi bulmamız lazım.”
İçimdeki öfkeyi bastırmaya çalıştım: “Yıllarca neredeydin? Şimdi mi aklına geldi oğlun?”
Hasan başını eğdi: “Haklısın… Ama Emre bana ulaştı; çok kırgın… Onu kaybetmek istemiyorum.”
O an anladım ki, oğlum sadece bana değil, hayata da küsmüştü.
Ertesi sabah hep birlikte Emre’nin çocukluğunun geçtiği eski mahalleye gittik. Parkta otururken Elif’in telefonu çaldı; arayan Emre’ydi.
“Anne… Ben iyiyim,” dedi telefonda titrek bir sesle, “Ama biraz zamana ihtiyacım var.”
Sadece ağlayabildim: “Seni bekliyorum oğlum… Ne olursa olsun, seni bekliyorum.”
Telefon kapandıktan sonra Elif’e sarıldım; Hasan uzakta sessizce ağlıyordu.
Şimdi her gün posta kutusunu kontrol ediyorum, her gece ışığı açık bırakıyorum belki gelir diye… Bir anne olarak oğluma ulaşamadığım için kendimi affedemiyorum.
Siz olsaydınız ne yapardınız? Bir annenin suskunluğu oğlunu bu kadar uzaklaştırabilir mi? Yoksa bazı yaralar asla kapanmaz mı?