Babamın Gölgesinde: Bir Telefonun Ardından Gelen Yüzleşme

— Yeter artık anne! Neden bana hiçbir zaman doğruyu söylemedin? Neden babamı hep kötüledin?

Sesim mutfakta yankılandı. Annem, elleriyle bulaşık süngerini sıktı, köpükler yere damladı. Gözleri doldu ama bana bakmadı. O an, yıllardır içimde biriken öfke ve merak, bir anda patladı. Çünkü az önce, yıllardır kayıp olan babamdan bir telefon almıştım.

Telefonun ucunda titrek bir ses: “Oğlum… Benim, Halil. Baban.”

O an zaman durdu sanki. Ellerim titredi, kalbim göğsümden fırlayacak sandım. On iki yıl önce, bir sabah ansızın çekip gitmişti babam. Annem, “Baban bizi terk etti, başka bir hayat kurdu,” demişti hep. Ama nedenini asla anlatmadı. Ben de annemin anlattıklarına inandım, babama öfke duydum, nefret ettim. Şimdi ise o ses, geçmişin kapısını aralıyordu.

“Halil Bey… Benim babam öldü,” dedim telefonda, sesim buz gibi.

“Hayır oğlum… Ben hiç ölmedim. Sadece… Sadece kayboldum.”

Telefonu kapattım. Ellerimle saçımı kavradım, mutfağa koştum. Annem hâlâ bulaşıklarla uğraşıyordu. O an patladım işte:

— Neden bana yalan söyledin? Neden babamı hep kötüledin?

Annem başını kaldırdı, gözleriyle duvardaki eski aile fotoğrafına baktı. Babamın genç hali, annemin yanında gülümsüyordu. O fotoğrafı yıllardır kaldırmamıştı ama tozunu da almamıştı.

— Oğlum… Her şey senin iyiliğin içindi. Baban… Baban çok zor bir adamdı.

— Zor muydu? Yoksa sen mi onu anlamadın? Hiçbir zaman anlatmadın bana! Sadece nefret etmemi istedin!

Annemin gözyaşları yanaklarından süzüldü. O an içimdeki öfke yerini acıya bıraktı. Çünkü annemi de ilk defa bu kadar çaresiz görüyordum.

O gece uyuyamadım. Babamın sesi kulaklarımda yankılandı: “Sadece kayboldum…” Ne demekti bu? Neden kaybolmuştu? Neden şimdi arıyordu?

Ertesi sabah işe gitmek için evden çıktım. İstanbul’un sabah trafiğinde, otobüste camdan dışarı bakarken çocukluğum aklıma geldi. Babamla birlikte gittiğimiz Fenerbahçe maçları, Kadıköy’de yediğimiz simitler… Sonra birden yok oluşu. Annemin gözyaşları, evdeki sessizlik…

O gün işyerinde kimseyle konuşmadım. Akşam eve dönerken telefonum tekrar çaldı. Yine o numara.

— Efendim?

— Oğlum… Lütfen dinle beni. Sana anlatmam gereken çok şey var.

— Neredesin şimdi?

— Kadıköy’deyim. Eski çay bahçesinde… Gelir misin?

Bir an tereddüt ettim ama merak galip geldi. Anneme haber vermeden çıktım evden. Kadıköy’e vardığımda hava kararmıştı. Çay bahçesinde köhne bir masada oturan adamı hemen tanıdım: Saçları bembeyaz olmuştu ama gözleri hâlâ aynıydı.

Yanına oturdum. Bir süre sessizce baktık birbirimize.

— Neden gittin baba?

Gözleri doldu babamın.

— Oğlum… Ben… Ben iflas ettim. Borçlarım vardı, tehditler alıyordum. Sizi korumak için gittim. Annenle konuştuk, o da böyle olmasının daha iyi olacağını düşündü.

Şaşkınlıkla baktım ona.

— Annem bana hep seni suçladı! Bizi terk ettiğini söyledi!

Babam başını eğdi.

— Annen de çok acı çekti oğlum. O zamanlar başka çaremiz yoktu sanıyorduk.

Bir anda içimdeki öfke yerini koca bir boşluğa bıraktı. Yıllardır taşıdığım nefretin aslında koca bir yalan olduğunu anlamıştım.

— Peki şimdi neden döndün?

Babam derin bir nefes aldı.

— Kanserim oğlum… Belki de son zamanlarımdayım. Senden af dilemek istedim.

Gözlerimden yaşlar süzüldü. Ne diyeceğimi bilemedim.

O gece eve döndüğümde annem beni kapıda bekliyordu.

— Nerede kaldın? Çok merak ettim!

— Babamla görüştüm anne.

Annemin yüzü bembeyaz oldu. Bir süre sessiz kaldıktan sonra mutfağa geçti, sandalyeye oturdu.

— Sana anlatamadığım çok şey var oğlum… O zamanlar çok korkmuştum. Borçlular evimize geliyordu, tehdit ediyorlardı bizi… Baban gitmek istediğinde ben de razı oldum ama sonra her şey daha da kötü oldu. Seni korumak için ona düşman olmanı istedim belki de…

İçimdeki düğüm daha da büyüdü.

— Anne… Ben yıllarca babama nefret ettim! Senin yüzünden!

Annem ağlamaya başladı.

— Affet beni oğlum… Ben de çok pişmanım…

O gece üçümüzün de hayatı değişti. Ertesi gün babamı hastaneye götürdüm. Tedaviye başladık ama doktorlar umutlu konuşmuyordu.

Babamla geçirdiğim her anı dolu dolu yaşamaya çalıştım. Onunla tekrar Fenerbahçe maçına gittik, Kadıköy’de simit yedik, eski günleri konuştuk.

Bir gün hastane odasında babam elimi tuttu:

— Oğlum… Hayatta en büyük pişmanlığım seni bırakmak oldu. Ama bil ki seni hep sevdim.

Gözyaşlarımı tutamadım.

Babam birkaç hafta sonra hayatını kaybetti. Cenazesinde annemle yan yana durduk, ikimiz de gözyaşlarımızı tutamadık.

Şimdi bazen düşünüyorum: Aile dediğimiz şey gerçekten nedir? Birbirimize söylediğimiz yalanlar mı, yoksa sonunda bulduğumuz gerçekler mi? Siz olsaydınız affeder miydiniz? Yoksa geçmişin yükünü taşımaya devam mı ederdiniz?