Mutlu mu, Yoksa Sadece Saf mı?
“Senin gibi saf birini ilk defa görüyorum, İrem,” dedi Elif, gözlerini devire devire. O an, mutfağın köşesinde sıkışmış, ellerimi birbirine kenetlemiş halde, ne cevap vereceğimi bilemedim. Annemin sesi salondan yankılandı: “Kızım, misafirler geldi, çayları hazırla!” O an içimde bir şeyler koptu. Sanki herkes bana yukarıdan bakıyor, hayatımı ben değil de onlar yaşıyormuş gibi hissediyordum.
Henüz on dokuz yaşındaydım ve hayatım boyunca hep sessiz, göze batmayan, kimseyle tartışmayan biri oldum. Lise boyunca arkadaşlarım bana “şanslı aptal” derdi. Çünkü ne zaman başıma kötü bir şey gelse, sonunda bir şekilde yolum açılırdı. Ama o yaz, her şeyin değişeceğini bilmiyordum.
Elif’in ailesiyle yaz tatilini geçirmek için Ayvalık’a gitmiştik. Denizin tuzu, güneşin sıcaklığı ve özgürlük hissi… İlk defa ailemin baskısından uzakta, kendi başıma nefes alıyordum. Elif’in dayısının yazlığında kalıyorduk. Bir akşamüstü, Elif’in kuzeni Burak geldi. Uzun boylu, esmer, gözlerinde sürekli bir hüzün taşıyan biriydi. Elif fısıldadı: “Aman dikkat et, Burak biraz sorunludur.”
Ama ben o bakışlara kapıldım. O akşam sahilde yürürken Burak yanıma yaklaştı. “Sen neden bu kadar sessizsin?” diye sordu. “Bilmiyorum,” dedim. “Belki de kimse beni dinlemediği için.”
O günden sonra Burak’la her gün buluşmaya başladık. Bana hayatın başka bir yüzünü gösterdi: Gece denize girmek, yıldızları izlemek, sabaha kadar konuşmak… İlk defa biri beni gerçekten dinliyordu. Ama Elif ve ailesi bu yakınlaşmadan hiç hoşlanmadı.
Bir gece Elif bana patladı: “Sen ne yapıyorsun İrem? Burak’ın geçmişini bilmiyor musun? Herkes onun sorunlu olduğunu söylüyor.”
“Belki de herkes yanılıyordur,” dedim. “Belki de kimse onu anlamaya çalışmamıştır.”
Ama işler düşündüğüm kadar kolay değildi. Bir sabah Elif’in annesi beni karşısına aldı: “Bak kızım, sen bizim misafirimizsin. Burak’la fazla samimi olmanı istemiyoruz. Ailene de anlatmak zorunda kalırım.”
O an içimde bir isyan yükseldi. Yıllardır herkesin kurallarına uymaktan yorulmuştum. O gece Burak’la buluşup ona her şeyi anlattım. “Kaçalım mı?” dedi şakayla karışık.
Gülümsedim ama içimde bir korku vardı. Ailem beni asla affetmezdi. Ama Burak’ın yanında kendimi ilk defa değerli hissediyordum.
Bir hafta sonra Ayvalık’ta küçük bir pansiyonda gizlice buluştuk. O gece Burak bana hayat hikayesini anlattı: Babası küçükken evi terk etmiş, annesiyle zor şartlarda büyümüş, üniversiteyi bırakmak zorunda kalmış… “Herkes beni sorunlu sanıyor ama ben sadece yalnızım,” dedi.
O an ona sarıldım. Kendi yalnızlığımı onda bulmuştum. Ama mutluluğumuz uzun sürmedi. Elif’in annesi her şeyi öğrenmişti ve aileme haber vermişti.
Bir sabah annemden bir telefon geldi: “İrem! Hemen eve dönüyorsun! Bizi rezil ettin!”
O an dünyam başıma yıkıldı. Ayvalık’tan İstanbul’a dönerken otobüste ağladım. Annem ve babam günlerce benimle konuşmadı. Evde buz gibi bir hava vardı.
Bir akşam babam masanın başında otururken bana döndü: “Sen bizim yüzümüzü yere eğdin. O çocuk sana göre değil.”
“Baba, ben sadece mutlu olmak istiyorum,” dedim.
“Mutluluk öyle kolay bulunmaz,” dedi babam. “Hele senin gibi saf biri için.”
O günden sonra evde adeta hapis hayatı yaşadım. Telefonuma el koydular, dışarı çıkmam yasaklandı. Arkadaşlarım aradı ama kimseye derdimi anlatamadım.
Aylar geçti. Üniversite sınavına girdim ama hiçbir şeye konsantre olamıyordum. Burak’tan haber alamadım; Elif de bana küsmüştü.
Bir gün annem odama geldi ve sessizce oturdu: “Kızım… Biz seni korumaya çalışıyoruz. Hayat acımasızdır.”
“Ama anne,” dedim gözlerim dolu dolu, “ben hiç kendi hayatımı yaşayamıyor muyum?”
Annem cevap veremedi.
O yazdan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Üniversiteyi kazandım ama içimde hep bir boşluk vardı. Burak’ı bir daha hiç görmedim; Elif’le aramızdaki dostluk da bitti.
Yıllar geçti; şimdi yirmi beş yaşındayım ve hâlâ ailemin yanında yaşıyorum. Herkes bana hâlâ “şanslı aptal” diyor çünkü iyi bir işim var, ailem yanımda… Ama ben içimde hep eksik kaldım.
Bazen geceleri pencereden dışarı bakıp düşünüyorum: Acaba gerçekten mutlu muyum, yoksa sadece herkesin istediği gibi biri olduğum için mi böyle görünüyorum? Hayatımızı kendimiz mi seçiyoruz, yoksa başkalarının çizdiği yolda mı yürüyoruz? Sizce hangisi daha zor; kendi yolunu seçmek mi, yoksa başkalarının istediği gibi yaşamak mı?