Bizi Aldattı, Şimdi Geri Dönmek İstiyor: Bir Kadının Kırık Hayalleri

“Bunu bana nasıl yaparsın, Engin?” diye bağırdım, sesim apartmanın koridorunda yankılandı. Annem içeriden fısıltıyla, “Kızım, komşular duyacak,” dedi ama umurumda değildi. O an, içimdeki her şey paramparça olmuştu. Engin karşımda başı öne eğik, elleri cebinde duruyordu. Gözlerime bakmaya cesaret edemiyordu.

İlk iş günümde tanışmıştık Engin’le. İstanbul’da, Levent’te bir plazada yeni mezun olarak başladığımda, kimseyi tanımıyordum. O ise ofisin en eski çalışanlarından biriydi. Herkes ona saygı duyardı; yardımseverliğiyle, esprileriyle ortamı yumuşatırdı. Benim için de bir abiden çok daha fazlası olmuştu kısa sürede. İlk günümde bana çay getirmiş, “Hoş geldin Elif,” demişti. O an gözlerindeki sıcaklık içimi ısıtmıştı.

Aylar geçtikçe yakınlaştık. Öğle yemeklerinde bana İstanbul’un bilinmeyen köşelerini gösterdi, işin inceliklerini öğretti. Bir gün Galata Köprüsü’nde balık ekmek yerken, “Seninle konuşmak bana iyi geliyor,” dediğinde kalbim yerinden fırlayacak sandım. O günden sonra her şey hızla gelişti. Ailemle tanıştırdı beni; annesiyle birlikte mantı açtık, babasıyla Beşiktaş maçlarını izledik. Ben de onu kendi aileme götürdüm; annem başta biraz mesafeli dursa da babam hemen sevmişti Engin’i.

İki yıl sonra evlendik. Düğünümüz Kadıköy’de küçük bir salonda oldu; yakın dostlarımız ve ailemiz vardı sadece. O gece gözlerimin içine bakıp, “Sana asla yalan söylemeyeceğim,” demişti. O sözü hâlâ kulaklarımda çınlıyor.

İlk başlarda her şey güzeldi. Sabahları birlikte kahvaltı yapar, akşamları işten dönerken birbirimize günümüzü anlatırdık. Ama zamanla Engin’in yüzünde bir gölge belirdi. Eve geç gelmeye başladı; telefonunu sessiz alıyor, tuhaf mesajlar alıyordu. Bir gece, banyoda telefonunu unuttuğunda dayanamadım ve baktım. O mesajı gördüğümde dizlerimin bağı çözüldü: “Bu akşam yine buluşalım mı? Özledim.” Adı ise Zeynep’ti.

O gece Engin eve geldiğinde gözyaşlarımı tutamadım. “Beni kandırdın mı?” dedim titreyen bir sesle. Önce inkâr etti, sonra her şey ortaya çıktı. Zeynep’le iş yerinde tanışmışlar; başta sadece arkadaşlarmış ama sonra… Sonrası yoktu benim için. Eşyalarını toplamasını istedim; annem ağlayarak bana sarıldı, “Kızım, sabret,” dedi ama ben sabretmek istemiyordum.

Boşanma süreci zordu. Ailemde herkes farklı bir şey söyledi: Annem “Evini yıkma,” dedi; babam ise “Senin arkandayız,” diyerek bana güç verdi. Arkadaşlarım ikiye bölündü; bazıları affetmemi önerdi, bazıları ise Engin’i tamamen silmemi… Ama ben kararımı vermiştim: Böyle bir ihaneti affedemezdim.

Aylar geçti, hayatımda yeni bir düzen kurmaya çalıştım. İşe daha çok asıldım; terfi aldım, kendi ayaklarım üzerinde durmayı öğrendim. Yalnızlık bazen boğucu oluyordu ama özgürlüğümün tadını da çıkarmaya başladım. Annem hâlâ arada “Belki de çok acele ettin,” derdi ama ben her defasında ona Engin’in bana yaşattıklarını hatırlatıyordum.

Bir gün iş çıkışı eve dönerken apartman kapısında Engin’i gördüm. Elinde bir demet papatya vardı; yüzünde pişman bir ifade… “Elif, konuşmamız lazım,” dedi kısık bir sesle.

İçimde eski duygular kabardı ama hemen bastırdım. “Ne konuşacağız Engin? Her şey bitti,” dedim sertçe.

“Biliyorum hata yaptım… Ama sensiz yapamıyorum. Zeynep’le de bitti zaten… Sadece seni istiyorum,” dedi gözleri dolarak.

Bir an sustum; içimdeki öfke ve özlem birbirine karıştı. “Beni aldattığın geceyi hatırlıyor musun? O gece ben öldüm Engin… Şimdi hangi Elif’i istiyorsun?” dedim gözlerine bakarak.

O an anladım ki, bazen en büyük acılar insanı en çok büyüten şeyler oluyormuş. Engin’in pişmanlığı bana hiçbir şey ifade etmiyordu artık; çünkü ben kendimi yeniden bulmuştum.

O gece anneme sarılıp ağladım yine ama bu sefer gözyaşlarım acıdan değil, özgürlükten akıyordu.

Şimdi bazen düşünüyorum: İnsan affetmeli mi yoksa geçmişi ardında bırakıp yoluna mı devam etmeli? Siz olsanız ne yapardınız?