Yıldönümünün Gölgesinde: Bir Tesadüfün Hayatımı Altüst Etmesi
— Unut o yıldönümünü, dedi Cemre, sesi neredeyse fısıltıydı ama bana çarpan bir tokat gibi yankılandı. O an, Kadıköy’ün kalabalık sokaklarında, elimde pastaneden aldığım kutuyla donakaldım. İçimdeki bütün umutlar, o cümleyle paramparça oldu. Kutunun içindeki çilekli pastanın kreması gibi, ben de yavaşça akıp gidiyordum sanki.
O gün, evliliğimizin onuncu yılıydı. Sabah erkenden kalkıp, Emre’ye sürpriz hazırlamıştım. O ise işte olduğunu söyleyip evden çıkmıştı. Ben de en yakın arkadaşım Cemre’yle buluşacaktım, ona da sürpriz yapmak istiyordum. Ama onları birlikte, köşe başındaki kafede görünce, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim.
Kafeye yaklaşırken, Cemre’nin sesiyle irkildim: — Emre, bak, bu işin sonu yok. Ya ona her şeyi anlatırsın ya da ben anlatacağım! Emre ise başını öne eğmişti: — Zeynep bunu kaldıramaz, biliyorsun. O kadar hassas ki…
O an gözlerim doldu. Sanki bütün Kadıköy üzerime yıkılmıştı. Birkaç saniye orada öylece durdum. Sonra geri döndüm, elimdeki pastayı neredeyse yere düşürüyordum. Eve nasıl gittiğimi hatırlamıyorum bile.
Kapıyı açınca annem aradı. — Kızım, iyi misin? Sesin kötü geliyor. — İyiyim anne, dedim ama sesim titriyordu. Annem anlamıştı tabii: — Bak kızım, evlilik kolay değil. Bazen insan en yakınından bile darbe yer…
O gece Emre eve geç geldi. Yüzüme bakamıyordu. — İşler uzadı, dedi kısaca. Ben ise ona bakarken içimdeki öfkeyi bastırmaya çalışıyordum. — Emre, dedim sessizce, bana anlatmak istediğin bir şey var mı? Gözleri büyüdü. — Ne demek istiyorsun? — Bilmiyorum… Belki de bana anlatmadığın bir şeyler vardır diye düşündüm.
O an sustu. Sonra başını eğdi: — Zeynep… Ben… Sana yalan söyledim. Cemre’yle… Biz…
Daha fazla dinleyemedim. Odaya kaçtım, kapıyı kapattım ve hıçkıra hıçkıra ağladım. O gece boyunca geçmişi düşündüm: Emre’yle ilk tanışmamızı, Cemre’yle üniversitede geçirdiğimiz günleri… Nasıl oldu da en güvendiğim iki insan bana bunu yaptı?
Ertesi sabah Cemre aradı. Açmak istemedim ama ısrarla çaldı. — Zeynep, lütfen konuşmamız lazım! — Ne konuşacağız Cemre? On yıl boyunca bana yalan söylediniz! — Hayır! Her şey yeni başladı… Ben de çok pişmanım! Ama Emre seni seviyor…
O an içimde bir öfke patladı: — Sevgi böyle mi olur? En yakın arkadaşının arkasından iş çevirmek mi sevgi? Cemre ağlıyordu: — Affet beni…
Günlerce evden çıkmadım. Annem yemek getirdi, ablam aradı, ama kimseyle konuşmak istemedim. Sadece kendi iç sesimi dinledim: Nerede hata yaptım? Neden hep ben aldatılıyorum?
Bir akşamüstü babam geldi. Sessizce yanıma oturdu: — Kızım, hayat bazen insanı sınar. Ama unutma; kimse için kendini harcama. Sen değerlisin.
Babamın sözleriyle biraz olsun toparlandım. Bir hafta sonra Emre evi terk etti. Cemre ise defalarca mesaj attı ama hiçbirine cevap vermedim.
Aylar geçti. Yalnızlığa alışmaya başladım. İşe döndüm, yeni insanlarla tanıştım. Ama içimdeki güven duygusu paramparça olmuştu.
Bir gün eski bir arkadaşım olan Elif’le karşılaştım. — Zeynep, seni böyle görmek çok üzücü… Ama bak, hayat devam ediyor! Kendine yeni bir yol çizmelisin.
Elif’in sözleriyle yeniden umutlandım. Yoga kursuna yazıldım, resim yapmaya başladım. Kendimi yeniden keşfetmeye çalıştım.
Ama geceleri hâlâ o konuşma kulaklarımda yankılanıyor: “Unut o yıldönümünü…” O cümleyle başlayan ihanetin acısı hâlâ içimde.
Şimdi düşünüyorum da; insan en çok güvendiği yerden mi kırılır? Yoksa asıl mesele, kendimizi affedip affedememek mi? Siz olsaydınız ne yapardınız? Affeder miydiniz yoksa her şeye yeniden mi başlardınız?