Çalınan Kalp: Bir Kış Gecesi ve Sessiz Çığlıklar

“Baba, neredesin?!” diye bağırdım, sesim soğuk duvarlarda yankılandı. Annem, sobanın başında ellerini ovuştururken gözlerini kaçırdı. O gece, kar fırtınası köyümüzü esir almıştı; camların arkasında buz çiçekleri, içimizde ise büyüyen bir endişe vardı. Babam, Hasan, her zamanki gibi sabah erkenden işe gitmişti ama akşam olmasına rağmen hâlâ eve dönmemişti. Annem Zeynep’in sesi titriyordu: “Belki komşularda kalmıştır, yollar kapalıdır.” Ama gözlerinde korku vardı; o korkuyu ilk defa bu kadar net görüyordum.

Köyümüz Kars’ın bir dağ köyüydü; kış burada başka hiçbir yerde olmadığı kadar acımasız olurdu. O yıl kar diz boyunu geçmiş, yollar kapanmıştı. Babam belediyede çalışıyordu; kar temizleme ekibindeydi. Herkesin babası akşam olunca evine dönerdi ama bizimkisi bazen sabahlara kadar çalışırdı. Yine de annemin huzursuzluğu bana da geçti. O gece uyuyamadım. Sobanın çıtırtısı, annemin dua eden fısıltıları ve dışarıdaki rüzgarın uğultusu arasında sabaha kadar bekledim.

Sabah olduğunda babam hâlâ yoktu. Annem gözyaşlarını saklamaya çalışarak komşumuz Ayşe Teyze’yi aradı. “Hasan’ı gördün mü dün gece?” diye sordu. Ayşe Teyze’nin sesi telefonda cılız çıktı: “Yok kızım, görmedim. Allah korusun.”

Köyde dedikodular hemen yayılır. Öğlene doğru muhtar kapımızı çaldı. “Zeynep abla, Hasan dün gece kar fırtınasında kaybolmuş olabilir mi?” dedi. Annem bir anda yere çöktü, elleriyle yüzünü kapattı. Ben ise donup kaldım. Babamın başına bir şey gelmiş olabileceği düşüncesi içimi kemirdi.

O gün köylülerle birlikte babamı aramaya çıktık. Kar dizlerimize kadar çıkıyordu, nefesimiz buhar olup havaya karışıyordu. Herkes el fenerleriyle, küreklerle yolları taradı. Ama babamdan hiçbir iz yoktu. Akşam olunca eve döndük; annem sessizce ağlıyordu.

Ertesi gün jandarma geldi. Sorgular, sorular… Annemle aramızda sessiz bir savaş başladı. O bana umut vermeye çalışıyor, ben ise her geçen saat umudumu kaybediyordum. Bir hafta geçti; babamdan hâlâ haber yoktu.

Bir sabah, köyün kahvesinde fısıldaşmalar başladı: “Hasan başka bir köye kaçmış diyorlar.” “Yanında biri varmış.” Bu sözler annemin kulağına da gitti. Annem bir anda değişti; gözlerinde öfke ve utanç karışımı bir ifade belirdi. “Babanız bizi bırakmaz!” dedi ama sesi inandırıcı değildi.

O günden sonra evdeki hava daha da ağırlaştı. Annem bana karşı daha sert oldu; her hareketimi eleştiriyor, sanki ben suçluymuşum gibi davranıyordu. Ben ise babama öfkeliydim ama aynı zamanda başına kötü bir şey gelmiş olmasından korkuyordum.

Bir akşam annemle tartıştık:
– Anne, ya gerçekten başka birine gittiyse?
– Sus! Baban öyle biri değil!
– Ama herkes konuşuyor…
– İnsanlar konuşur! Sen bana bak!

O an annemin gözlerinden yaşlar süzüldü; ilk defa onu bu kadar çaresiz gördüm. “Ben de bilmiyorum,” dedi fısıltıyla, “ben de bilmiyorum…”

Geceleri uyuyamaz oldum; rüyalarımda babamı karlar altında arıyor, bazen onu buluyor ama yüzünü göremiyordum. Okula gitmek istemiyordum; arkadaşlarımın bakışları, öğretmenimin acıyan sesi beni daha da yaralıyordu.

Bir ay sonra jandarma tekrar geldi. Babamın başka bir şehirde görüldüğünü söylediler. Annem yıkıldı; günlerce odasından çıkmadı. Ben ise öfke ve utanç arasında sıkışıp kaldım. Babam bizi gerçekten bırakıp gitmiş miydi? Annemin yıllarca ördüğü o sıcak aile tablosu bir anda paramparça olmuştu.

Bir gün cesaretimi topladım ve anneme sordum:
– Anne, şimdi ne yapacağız?
Annem uzun süre sustu, sonra gözlerime baktı:
– Hayat devam edecek kızım… Ne olursa olsun, biz ayakta kalacağız.

Ama ben ayakta kalamıyordum; içimde bir boşluk vardı. Babamın yokluğu sadece evde değil, ruhumda da yankılanıyordu. Annemle aramızda görünmez bir duvar oluşmuştu; konuşmalarımız kısa ve soğuktu.

Bir gece annemi mutfakta ağlarken buldum. Yanına oturdum, elini tuttum:
– Anne…
O an annem sarıldı bana; ikimiz de ağladık. O gece ilk defa birlikte ağladık ve acımızı paylaştık.

Aylar geçti; babamdan hâlâ haber yoktu. Köyde insanlar artık bizimle eskisi gibi konuşmuyordu; sanki bulaşıcı bir hastalık taşırmışız gibi uzak duruyorlardı. Annem tarlada daha çok çalışmaya başladı; ben de ona yardım ettim.

Bir gün postacı kapımızı çaldı; babamdan bir mektup gelmişti. Ellerim titreyerek açtım:
“Zeynep, affet beni… Dayanamadım, buradaki hayat beni boğdu… Başka bir şehirde yeni bir başlangıç yaptım… Kızımıza iyi bak…”

O an dünyam başıma yıkıldı. Annem mektubu okuduğunda sessizce odasına gitti ve kapıyı kapattı. Ben ise mutfakta yere çöktüm; gözyaşlarım durmuyordu.

Şimdi düşünüyorum da… Bir insan ailesini nasıl bırakıp gidebilir? Sevgi gerçekten bu kadar kırılgan mı? Yoksa hayatın ağırlığı altında hepimiz bir gün pes eder miyiz?

Siz olsaydınız ne yapardınız? Affedebilir miydiniz? Yoksa içinizdeki boşlukla yaşamayı mı seçerdiniz?