Beş Sokak Ötedeki Yalnızlık: Bir Kadının Sessiz Çığlığı
“Neden hâlâ dönmedin Engin? Saat on bir oldu!” diye içimden geçirirken, mutfak masasında ellerim titreyerek çayımı karıştırıyordum. O an kapı açıldı, Engin içeri girdi. Yorgun bir tebessümle, “Toplantı uzadı, müşteri son anda aradı,” dedi. Ceketini askıya asarken bana çiçek uzattı. “Senin için aldım, Gül.” Gözlerim doldu. Ona inanmak istiyordum. Çünkü başka seçeneğim yoktu.
Her şey olması gerektiği gibiydi. Engin işten geç gelir, bana teşekkür eder, başımı okşar, bazen de bana sarılıp “Sen olmasan ne yapardım?” derdi. Ben de ona sarılır, “Birlikte güçlüyüz,” derdim. Annem arada bir “Kızım, çok çalışıyor bu adam, dikkat et sağlığına,” derdi. Ben de “O bizim için çalışıyor anne,” diye cevap verirdim.
Ama o gün… O gün her şey değişti.
Çarşamba günüydü. İşten erken çıkmıştım. Hava kapalıydı, yağmur çiseliyordu. Eve yürürken yolumu değiştirdim, markete uğrayacaktım. Tam köşeyi dönerken Engin’i gördüm. Elinde anahtar, beş sokak ötede eski bir apartmanın kapısını açıyordu. Yanında genç bir kadın vardı. Kadının elinde poşetler, Engin ona yardım ediyordu. Göz göze geldik. Bir an donup kaldı. Sonra başını çevirdi, kadına bir şeyler fısıldadı ve hızla içeri girdiler.
O an dünya başıma yıkıldı. Kalbim deli gibi atıyordu. Birkaç dakika orada öylece durdum. Sonra eve döndüm, ellerim buz gibi olmuştu. O gece Engin eve yine geç geldi. Yine çiçek getirdi. Yine “Çok yoruldum,” dedi. Ama bu kez gözlerinin içine bakamadım.
Ertesi gün annemi aradım. “Anne, sence insanlar değişir mi?” dedim. Annem sustu bir süre, sonra “Kızım, insan bazen kendini bile tanıyamaz,” dedi.
Bir hafta boyunca hiçbir şey olmamış gibi davrandım. Ama içimde fırtınalar kopuyordu. Her gece Engin’in telefonuna bakmak istedim ama yapamadım. Onun yerine kendi kendimi sorguladım: Nerede hata yaptım? Neden anlamadım?
Bir akşam cesaretimi topladım. Engin eve geldiğinde sofrayı hazırlamıştım. Masada iki kişilik yemek vardı ama ben hiç dokunmamıştım.
“Engin, konuşmamız lazım,” dedim.
Bana baktı, gözlerinde bir huzursuzluk vardı.
“Ne oldu Gül?”
“Dün seni gördüm,” dedim. “Beş sokak ötede bir apartmanın önünde… Yanında bir kadın vardı.”
Bir an nefesi kesildi sanki. Sonra başını eğdi.
“Gül… Sana anlatacaktım,” dedi kısık sesle.
“Ne anlatacaktın Engin? Kaç aydır böyle?”
Sessizlik… Sadece duvardaki saatin tik takları duyuluyordu.
“Altı ay oldu,” dedi sonunda. “Başta sadece yardım etmek istedim ona… Sonra işler karıştı.”
Gözlerimden yaşlar süzüldü. “Beni hiç düşündün mü?”
“Her gün düşündüm,” dedi Engin. “Ama çıkamadım işin içinden.”
O gece sabaha kadar ağladım. Annemi aradım yine, “Anne ben ne yapacağım?” dedim.
“Kızım, önce kendini düşün,” dedi annem. “Kimse için kendini harcama.”
Ertesi gün Engin’le konuştuk uzun uzun. O kadının adının Zeynep olduğunu, onun da zor durumda olduğunu anlattı. “Sana yalan söyledim, biliyorum ama seni kaybetmekten korktum,” dedi.
Bir hafta boyunca evde iki yabancı gibi yaşadık. Ben her sabah işe giderken aynada kendime bakıp “Bu kadın kim?” diye sordum.
Bir akşam iş çıkışı Zeynep’in yaşadığı apartmanın önüne gittim. Kapıyı çaldım. Zeynep açtı kapıyı; şaşkındı ama korkmuyordu.
“Konuşmamız lazım,” dedim.
İçeri girdik. Küçük bir salon, eski bir kanepe… Zeynep bana çay koydu.
“Biliyor musun?” dedim.
Başını salladı. “Biliyorum abla… Ama ben de mecburdum.”
O an anladım ki bu hikâyede herkes yaralıydı.
Eve döndüğümde Engin’i beklerken kendi kendime sordum: Affetmek mi zor, yoksa vazgeçmek mi?
Bir hafta sonra valizimi topladım, annemin evine gittim. Engin aradı defalarca ama açmadım.
Şimdi annemin evinde eski odamda otururken pencereden dışarı bakıyorum ve düşünüyorum: Bir insanın güvenini kaybetmek mi daha acı, yoksa kendine olan inancını yitirmek mi?
Siz olsanız ne yapardınız? Affeder miydiniz yoksa kendi yolunuza mı bakardınız?