Yanlış Teşhis: Bir Hayatın Sessiz Çığlığı
“Anne, lütfen! Gerçekten çok canım yanıyor, bak yemin ederim abartmıyorum!” diye bağırdım yatakta iki büklüm olmuşken. Annem, sabahın köründe, gözleri uykulu ve endişeli, başucumda dikiliyordu. “Elif, kızım, yine mi? Dün gece de aynı şeyi söyledin. Doktor hiçbir şey bulamadı. Belki de biraz fazla stres yapıyorsun.”
O an annemin gözlerinde gördüğüm yorgunluk ve inançsızlık, içimdeki acıdan daha çok canımı yaktı. Sanki ben bu ağrıyı uyduruyormuşum gibi bakıyordu bana. Oysa midem sanki ateşle dağlanıyordu, sırtıma kadar yayılan bir sancı vardı. Gözlerimden yaşlar süzüldü, ama annem ellerini çaresizce iki yana açıp odadan çıktı.
Babam ise çoktan işe gitmişti. O da annem gibi düşünüyordu: “Gençsin, Elif. Bu yaşta neyin olacak? Biraz kafanı dağıt, geçer.”
Ama geçmiyordu. Her geçen gün ağrılarım artıyor, okula gitmek işkenceye dönüşüyordu. Arkadaşlarım bile bana inanmamaya başlamıştı. “Yine mi rapor aldın? Ne güzel hayat!” diye dalga geçiyorlardı. Oysa ben yatağımdan kalkacak halim yoktu.
Bir gece sancıdan kıvranırken, ablam Zeynep odama girdi. “Elif, bak, annemle babam da çok üzülüyor. Belki psikolojik bir şeydir, hani geçen sene sınav stresi falan…”
“Zeynep abla, ne olur bana inan. Ben hasta değilim, deli değilim! Gerçekten bir şeyim var!”
Ablam sessizce yanıma oturdu, saçımı okşadı. “Tamam, tamam… Yarın yine hastaneye gidelim. Bu sefer başka bir doktora.”
Ertesi gün annemle birlikte devlet hastanesinin acilinde sıra beklerken, içimde bir umut kıpırtısı vardı. Belki bu sefer biri beni dinlerdi.
Ama doktor yüzüme bile bakmadan dosyama göz gezdirdi: “Mide spazmı olabilir, biraz dinlenin. Gerekirse psikiyatriye de danışabilirsiniz.”
Annem başını salladı, ben ise gözyaşlarımı tutamadım. Eve dönerken arabada sessizlik hâkimdi. Annem radyoyu açtı, sanki ağlamamı duymak istemiyordu.
Günler böyle geçti. Ağrılarım arttıkça ailemin bana olan sabrı azaldı. Babam bir akşam sofrada patladı: “Elif! Yeter artık! Evde herkes senin yüzünden huzursuz! Okuldan da geri kaldın. Kendine gel!”
O an içimde bir şey koptu. Kimse bana inanmıyordu. Yalnızdım.
Bir gece sancıdan bayılacak gibi oldum. Ablam beni hastaneye götürdü, bu sefer özel bir kliniğe. Doktor uzun uzun dinledi beni, muayene etti ve acil ultrason istedi.
Sonuçlar çıktığında doktorun yüzü ciddileşti: “Elif’in safra kesesinde büyük bir taş var ve iltihap başlamış. Acilen ameliyat olması gerekiyor.”
O an annemle ablamın yüzündeki şok ifadesini unutamam. Annem ellerini ağzına kapattı, ablam gözyaşlarını tutamadı.
Ameliyat öncesi odamda yalnız kaldığımda içimde öfke ve kırgınlık vardı. Ailem bana inanmamıştı, doktorlar beni dinlememişti. Ben ise aylarca bu acıyla tek başıma savaşmıştım.
Ameliyat başarılı geçti ama iyileşme sürecim zordu. Annem başucumdan ayrılmadı günlerce. Bir gece elimi tuttu: “Kızım… Sana inanmadığım için çok üzgünüm. Affet beni.”
Babam ise sessizdi; suçluluk duygusuyla bana bakamıyordu bile.
İyileştikçe içimde bir öfke büyüdü: Neden kimse gençlerin acısını ciddiye almıyor? Neden doktorlar hastalarını dinlemiyor? Aileler neden çocuklarının hislerine güvenmiyor?
Okula döndüğümde arkadaşlarım şaşkındı: “Gerçekten hastaymışsın…” dediler utana sıkıla.
Ama ben artık eski Elif değildim. İçimde bir yara vardı; güven duygum sarsılmıştı.
Şimdi bazen geceleri pencereden dışarı bakarken kendi kendime soruyorum: Acaba ben de başkasının acısını görmezden geliyor muyum? İnsan en çok sevdiklerine mi inanmaz?