Kayıp Bir Sabah: Bir Babanın Sessiz Çığlığı
“Elif! Elif neredesin?” diye bağırdım, telefonum elimde titriyordu. Sabahın köründe, apartmanın kapısından çıkarken arkasından bakmıştım. O her zamanki gibi, “Çok geç kalmam, kahvaltıya dönerim,” demişti. Ama saatler geçti, telefonuna ulaşamadım. Sonra o korkunç haber geldi: Bir araba çarpmış, sürücü kaçmış, Elif hastaneye kaldırılmış.
O an içimde bir şey koptu. Koşarak hastaneye gittim. Acil servisin önünde, Elif’in annesi Ayşe Hanım ağlıyordu. Babası Mehmet Bey ise duvara yaslanmış, gözleri bomboş bakıyordu. “Kızım… Kızım iyi mi?” diye sordum hemşireye. “Durumu kritik, yoğun bakımda,” dedi. O an dizlerimin bağı çözüldü.
Günler geçti. Her sabah hastaneye gidip Elif’in başında oturdum. Elini tuttum, ona fısıldadım: “Beni bırakma Elif… Bebeğimizi bırakma.” Evet, kimse bilmiyordu; Elif hamileydi. Henüz iki haftalık öğrenmiştik. Daha kimseye söylememiştik. O kadar heyecanlıydık ki… Şimdi ise içimde büyüyen bu sırrı, Elif’in yokluğunda taşımak bana ağır geliyordu.
Bir gün doktor geldi, “Durumu stabil ama hala uyanmadı,” dedi. Annem aradı, “Oğlum, eve gel biraz dinlen,” dedi ama ben gitmedim. Elif’in başında bekledim. Kendi kendime konuşuyordum: “Ya uyanmazsa? Ya bu çocuğu tek başıma büyütmek zorunda kalırsam?”
Bir gece Elif’in annesiyle koridorda karşılaştık. Bana dik dik baktı: “Senin yüzünden oldu bu! Senin yüzünden kızım bu halde!” dedi. Şaşırdım, “Ne diyorsunuz Ayşe Hanım?” dedim. “Seninle evlendikten sonra Elif değişti! Hep mutsuzdu!” diye bağırdı. O an içimdeki suçluluk daha da büyüdü.
Ertesi sabah doktorlar umutlu konuştu: “Beyin fonksiyonları iyiye gidiyor.” O an içimde bir umut yeşerdi. Elif’in elini tuttum, “Bak aşkım, seni bekliyoruz… Ben ve bebeğimiz…” dedim. Sonra birden ağlamaya başladım. Yanımdaki hemşire şaşkın şaşkın baktı.
O gün eve döndüm, Elif’in dolabını açtım. Kıyafetlerini kokladım, yastığına sarıldım. Birden telefonum çaldı: Babam arıyordu. “Oğlum, bu kadar kendini harap etme,” dedi. “Baba, ben ne yapacağım? Hem Elif’i hem de doğmamış çocuğumuzu nasıl koruyacağım?” dedim. Babam sustu, sonra sadece “Sabret,” dedi.
Bir hafta sonra doktorlar umutlarını kaybetmeye başladı. “Her şeyimizi denedik,” dediler. O an Elif’in annesiyle babası bana döndü: “Sen karar ver,” dediler. “Makineye bağlı mı kalsın yoksa…” Cümleyi tamamlayamadılar. Ben ise sadece ağladım.
O gece hastanede Elif’in başında uyuyakaldım. Rüyamda Elif bana gülümsüyordu: “Kızımız olacak,” diyordu. Uyanınca gözyaşlarımı sildim ve doktorlara gittim: “Biraz daha bekleyelim,” dedim.
İki gün sonra mucize oldu: Elif gözlerini açtı! Doktorlar şaşkındı, ailesi sevinçten ağlıyordu. Ben ise sadece elini tuttum ve fısıldadım: “Hoş geldin aşkım.”
Elif konuşamıyordu ama gözlerinden yaşlar akıyordu. Ona hamile olduğumu söyledim mi? Hayır… Henüz hazır değildi.
Haftalar geçti, Elif yavaş yavaş toparlandı ama eski neşesi yoktu. Geceleri kabuslar görüyordu, gündüzleri sessizdi. Bir akşam salonda otururken bana döndü: “Neden ben? Neden o araba bana çarptı?” dedi. Cevap veremedim.
Bir gün cesaretimi topladım ve ona hamile olduğumu söyledim: “Elif… Birlikte bir kızımız olacak.” Gözleri doldu, bana sarıldı ama sonra fısıldadı: “Ben iyi bir anne olamam artık.”
O günden sonra evde bir sessizlik başladı. Elif kendini odasına kapattı, ben ise işten eve döndüğümde onun kapısının önünde oturuyordum.
Bir gece tartıştık:
— Neden benimle konuşmuyorsun?
— Çünkü her şey bitti! Ben eskisi gibi değilim!
— Ama kızımız için…
— Kızımız mı? Onu bile istemiyorum!
O sözler içimi parçaladı.
Aylar geçti, doğuma az kaldı. Elif’in annesi geldi:
— Kızınızın adı ne olacak?
Elif sessiz kaldı. Ben ise düşündüm; annemin adını vermek istedim ama Elif birden:
— Zeynep olsun… Zeynep benim çocukken hayalini kurduğum isimdi.
Doğum günü geldiğinde Elif doğumhaneye girdiğinde ben dua ediyordum: “Allah’ım ikisini de bana bağışla.”
Zeynep doğduğunda hem sevinçten hem de korkudan ağladım. Elif ise bebeğe bakıp uzun süre sessiz kaldı, sonra yavaşça onu kucağına aldı ve ilk defa gülümsedi.
Şimdi Zeynep üç aylık oldu ama evimizde hala o eski huzur yok. Elif bazen bebeğe bakıp ağlıyor, bazen de ona sarılıp saatlerce susuyor.
Bazen kendi kendime soruyorum: Bir insan aynı anda hem en büyük acıyı hem de en büyük umudu taşıyabilir mi? Siz olsanız ne yapardınız? Hayat devam ederken yaralarımızı nasıl sarabiliriz?