Bir Anda Yabancıya Dönüşen Ev: İstanbul’da Bir Ev Değişiminin Dramı
“Burası artık sizin değil, kızım. Eşyalarınızı toplamaya başlayın.”
Şükran Hanım’ın sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. O sabah, mutfakta çay demlerken, bir anda içeri girdi ve bu cümleyi kurdu. Elimdeki bardağı masaya bırakırken ellerim titredi. Murat, salondan gelen bu sesi duyunca hemen yanımıza geldi. “Anne, ne diyorsun sen?” dedi, sesi çatallıydı, gözleri büyümüştü.
Şükran Hanım, her zamanki gibi dimdik duruyordu. “Evimi satıyorum. Siz de bundan sonra Kadıköy’deki küçük daireme geçeceksiniz. Ben de ablanızda kalacağım.”
O an, yıllardır emek verdiğimiz, her köşesine anılarımızı işlediğimiz evin duvarları üzerime yıkıldı sanki. Murat’la göz göze geldik; çaresizlik ve öfke arasında sıkışmıştık. “Anne, biz burada düzen kurduk, çocuklarımız burada büyüdü. O garsonda nasıl sığarız?”
Şükran Hanım’ın yüzünde en ufak bir yumuşama yoktu. “Benim de hakkım var bu evde. Zaten zor geçiniyorum. Satıp biraz rahat edeceğim. Siz de gençsiniz, idare edersiniz.”
O günün akşamı, çocuklar uyuduktan sonra Murat’la salonda oturduk. Gözlerimiz dolu dolu, birbirimize sarıldık. “Ne yapacağız?” diye fısıldadım. Murat’ın sesi kısık çıktı: “Bilmiyorum, Elif. Annemle konuşmaya çalışacağım ama kararlı görünüyor.”
Ertesi gün işten eve dönerken İstanbul’un kalabalığında kaybolmuş gibiydim. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor, kimse kimseye bakmıyordu. Ama benim dünyam durmuştu. Eve girince çocukların neşeli sesleriyle biraz olsun kendime geldim. Onlara belli etmemeye çalıştım ama büyük oğlum Ege hemen anladı: “Anne, neden üzgünsün?”
O gece Murat annesiyle tekrar konuştu. “Anne, bak bizim başka gidecek yerimiz yok. Çocuklar okula burada gidiyor, işimiz burada.” Şükran Hanım’ın cevabı kısa ve netti: “Benim de başka çarem yok.”
Bir hafta boyunca evde sessiz bir savaş başladı. Herkes gergindi. Ben mutfakta ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Murat ise içine kapanmıştı; geceleri sigara içmek için balkona çıkıyor, saatlerce dönmüyordu.
Bir akşam Şükran Hanım yine geldi. “Emlakçı yarın gelecek, evi gösterecek,” dedi. O an içimde bir şeyler koptu. “Siz hiç düşünmüyor musunuz bizim ne hissedeceğimizi? Bu ev sadece sizin değil ki! Bizim de hayatımız burada!” diye bağırdım.
Şükran Hanım’ın gözleri doldu ama hemen toparlandı: “Kızım, ben de istemezdim böyle olmasını ama hayat bu… Herkes kendi derdine düşüyor.”
Emlakçı geldiğinde evde yabancı gibi hissettim kendimi. Oysa daha geçen hafta duvarlara çocukların resimlerini asmıştık. Şimdi ise yabancı adamlar odaları geziyor, fiyat biçiyordu.
Murat’ın ablası Sibel de araya girdi: “Elif, annem haklı. O da yaşlandı artık, biraz rahat etsin.” Sibel’in bu sözleri beni daha da öfkelendirdi: “Peki ya biz? Bizim rahatımız hiç mi önemli değil?”
Geceleri uyuyamaz oldum. Kafamda sürekli aynı sorular dönüyordu: Neden hep kadınlar fedakârlık yapmak zorunda kalıyor? Neden bir evin değeri sadece parayla ölçülüyor?
Taşınma günü yaklaştıkça çocuklar da huzursuzlanmaya başladı. Küçük kızım Duru sürekli ağlıyor, “Evimiz nereye gidiyor anne?” diye soruyordu.
Son gece eşyalarımızı toplarken Murat yanıma geldi ve sessizce ağlamaya başladı. Onu ilk defa böyle gördüm. “Elif, özür dilerim… Seni ve çocukları koruyamadım,” dedi.
O an ona sarıldım ve birlikte ağladık. Hayatımızdaki her şey bir anda değişmişti; güvende hissettiğimiz yuvamız elimizden alınmıştı.
Kadıköy’deki küçük daireye taşındığımızda her şey daha da zorlaştı. Çocuklar odalarını paylaşmak zorunda kaldı; ben ise mutfakta yemek yaparken bile hareket edecek yer bulamıyordum.
Bir gün marketten dönerken eski komşumuz Ayşe Abla’yla karşılaştım. Halimi görünce hemen sarıldı: “Kızım, ne oldu sana böyle? Eskiden yüzün gülerdi.” Gözlerim doldu: “Evimizi kaybettik Ayşe Abla… Şimdi kendimi hiç kimse gibi hissediyorum.”
Ayşe Abla başını salladı: “Ev dediğin dört duvar değil kızım… Ama insanın kökleri orada olur.”
Murat işten geç gelmeye başladı; aramızda sessizlik büyüdü. Birbirimize yabancılaşmaya başladık sanki… Çocuklar ise eski arkadaşlarını özlüyor, yeni okullarında zorlanıyorlardı.
Bir akşam Murat’la tartıştık: “Senin ailenden hep ben mi fedakârlık yapacağım? Hiç mi hakkımız yok?” dedim. Murat sustu; gözleriyle özür diledi ama kelimeler boğazında düğümlendi.
Aylar geçti… Hayata yeniden tutunmaya çalıştık ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Şükran Hanım bazen arıyor, halimizi soruyordu ama ben telefona cevap vermek istemiyordum artık.
Bir gün Ege yanıma geldi: “Anne, yeni evimizi sevmiyorum… Eski evimizi geri alabilir miyiz?”
Cevap veremedim… Çünkü ben de bilmiyordum.
Şimdi geceleri uyumadan önce hep aynı soruyu soruyorum kendime: Bir ev insanın hayatını bu kadar değiştirebilir mi? Ya da asıl kaybettiğimiz şey ev değil de kendimiz miyiz?
Siz olsaydınız ne yapardınız? Bir aile kararıyla hayatınız altüst olursa nasıl ayakta kalırsınız?