Tencereler Arasında Sessizlik: Sofrada Kırılan Hayallerim
“Yine mi dünden kaldı?” Cemal’in sesi, mutfağın daracık duvarlarında yankılandı. Elimdeki tencereyi tezgâha bırakırken içimde bir şeyin daha kırıldığını hissettim. O an, gözlerimi yere indirip sessizce tabağı önüne koydum. Sanki her gün aynı sahneyi tekrar tekrar oynuyorduk; ben pişiriyor, o eleştiriyor, aramızda büyüyen sessizlik ise sofraya oturuyordu.
Cemal’le evlendiğimizde, mutfakta geçirdiğim saatler bana yük gibi gelmezdi. Annemden öğrendiğim tariflerle ona sürprizler hazırlar, yüzündeki gülümsemeyle mutlu olurdum. Ama şimdi… Şimdi her şey değişti. Cemal, “Taze değilse yemem,” diyor. Dünden kalan yemeğe dokunmuyor, sabah kahvaltısında bile yeni pişmiş börek istiyor. İşten yorgun argın döndüğümde bile, “Bugün ne yaptın?” sorusu, “Neden hazır bir şey yok?” sitemine dönüşüyor.
Bir gün, işten eve geç kaldım. Otobüs yine tıklım tıklımdı, ayakta bir saat yol çektim. Kapıyı açtığımda Cemal televizyonun karşısında oturuyordu. “Yemek hazır mı?” dedi, gözünü ekrandan ayırmadan. O an içimdeki öfke ve yorgunluk birbirine karıştı. “Dünden kalan pilav var,” dedim. Kaşığını tabağa vurdu: “Ben sana kaç kere söyledim? Taze yemek istiyorum!”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Tavanı izlerken düşündüm: Ben ne zaman sadece yemek yapan biri oldum? Ne zaman soframızda sohbetin yerini sessizlik aldı? Annemle telefonda konuşurken sesim titredi: “Anne, ben çok yoruldum.” Annem derin bir iç çekti: “Kızım, evlilik sabır işidir. Ama sen de kendini unutmamalısın.”
Bir sabah, Cemal işe gittikten sonra mutfağa girdim. Tencereler, tabaklar, her şey üst üste yığılmıştı. Elimi bulaşık suyuna daldırırken aynada kendime baktım; gözlerimin altı morarmış, saçlarım dağılmıştı. O an ağlamaya başladım. Sadece yorgunluktan değil; kaybolan hayallerim için, eskiden hissettiğim sevgi için ağladım.
Bir akşamüstü, komşum Ayşe uğradı. Çay koyarken gözlerime baktı: “Sen iyi misin?” dedi. Başımı eğdim: “Her gün aynı şey Ayşe… Cemal hiçbir şeyi beğenmiyor. Sanki ben yokum, sadece onun için yemek yapan bir makineyim.” Ayşe elimi tuttu: “Bak Gülcan, kendini bu kadar harcama. Bir gün dayanamazsın.”
O gece Cemal eve geldiğinde yine sofrada sessizlik vardı. Çorbayı önüne koyarken dayanamadım: “Cemal, neden hiç teşekkür etmiyorsun? Neden her şeyi beğenmiyorsun?” Cemal kaşığını bıraktı: “Ben çalışıyorum, eve gelince sıcak yemek istiyorum. Bu kadar zor mu?”
İçimde biriken her şeyi dökmek istedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi. O an anladım ki; biz artık konuşmuyoruz, sadece birbirimize katlanıyoruz.
Bir hafta sonra annem aradı: “Kızım, bu hafta sonu bize gelsene.” Cemal’e söyledim; yüzünü buruşturdu: “Ben gelmem, sen git.” Annemin evinde eski fotoğraflara bakarken gözlerim doldu. Ne kadar mutluymuşum eskiden… Annem yanıma oturdu: “Gülcan, hayat sadece başkalarını mutlu etmek değil. Sen de varsın.”
Eve döndüğümde Cemal yine televizyonun karşısındaydı. Mutfakta yemek yaparken kendi kendime konuştum: “Ben ne zaman bu kadar yalnız kaldım?” O akşam sofrada yine sessizlik vardı ama bu kez ben de konuşmadım.
Bir gün işyerinde arkadaşım Elif’le dertleştik. “Gülcan,” dedi, “Senin de hayallerin vardı. Hani şu kursa gitmek istiyordun?” İçimde bir kıvılcım yandı; evet, ben eskiden pasta kursuna gitmek isterdim. Ama Cemal hep “Evde otur, masraf yapma,” derdi.
O akşam cesaretimi topladım: “Cemal, ben pasta kursuna gitmek istiyorum.” Yüzüme bile bakmadan cevap verdi: “Ne gerek var? Evde zaten yeterince işin var.”
O an karar verdim; artık kendim için de bir şey yapacaktım. Ertesi hafta kursa yazıldım. İlk gün çok heyecanlandım; yeni insanlarla tanıştım, un kokusu arasında kendimi buldum sanki.
Kursa başladığım ilk hafta Cemal’in tepkisi sert oldu: “Evde yemek yok, sen dışarıda geziyorsun!” Ama bu kez susmadım: “Ben de insanım Cemal! Ben de mutlu olmak istiyorum!”
Aramızdaki tartışmalar arttı ama ben geri adım atmadım. Her hafta kursa gittim, yeni tarifler öğrendim. Yavaş yavaş kendime güvenim geldi; aynada gördüğüm kadın yeniden gülümsüyordu.
Bir akşam kurs dönüşü eve geldiğimde Cemal sofrada oturuyordu; önünde dünden kalan yemek vardı. Yüzüme baktı: “Sen değiştin Gülcan,” dedi sessizce. Gülümsedim: “Evet Cemal, artık sadece senin için değil, kendim için de yaşıyorum.”
O günden sonra soframızdaki sessizlik azalmadı belki ama ben artık kendimi kaybetmiyordum. Hayat hâlâ zor; Cemal hâlâ kolay kolay teşekkür etmiyor ama ben artık kendi mutluluğum için de bir şeyler yapıyorum.
Bazen hâlâ soruyorum kendime: Bir kadının mutluluğu neden hep başkalarının mutluluğuna bağlı olmak zorunda? Sizce de sofradaki sessizlik bazen en ağır yükümüz olmuyor mu?