Bir Kadının Gölgesinde Kalan Hayatım: Zeynep’in Ardından
“Bitti mi yani Zeynep? Onca yıl, onca emek… Hepsi bu kadar mı?”
Gözlerimin içine bakmadan, titreyen sesiyle cevap verdi: “Bitti, Murat. Daha fazla kendimi kandıramam. Ben… başkasını sevdim.”
O an, içimde bir şeyler koptu. Evin salonunda, duvarda asılı olan düğün fotoğrafımıza gözüm takıldı. O fotoğraftaki gülümsememle şimdiki halim arasında dağlar kadar fark vardı. Zeynep’in gözleri dolmuştu ama kararlıydı. “Sana yalan söyleyemem,” dedi. “Onun yanında yeniden kadın olduğumu hissettim.”
Bir an sustum. Odamızdan gelen oğlumuz Emir’in hafif horultusu, gecenin sessizliğinde yankılandı. “Peki ya Emir?” dedim, sesim çatallandı. “Onu da bırakıp gidecek misin?”
Zeynep başını eğdi. “Onu asla bırakmam. Ama seninle artık devam edemem.”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Duvardaki saat her tik tak edişinde, içimdeki acı biraz daha büyüdü. Sabah olduğunda Zeynep valizini hazırlamıştı. Emir’i öptü, bana son kez baktı ve kapıdan çıktı.
İlk günler kabus gibiydi. Annem aradı, “Oğlum, ne oldu?” dediğinde boğazım düğümlendi. Babam ise her zamanki gibi suskundu. “Erkek adam ağlamaz,” derdi hep. Ama ben ağladım. Hem de çocuk gibi.
İş yerinde kimseye bir şey belli etmemeye çalıştım. Ama gözlerimden akan yaşları saklayamıyordum. Arkadaşım Tolga bir gün yanıma geldi, “Murat, kendine gel. Hayat devam ediyor,” dedi. Ama nasıl devam edecekti? Her şeyimi kaybetmiş gibiydim.
Bir akşam Emir’i uyuturken, bana sarıldı ve fısıldadı: “Baba, annem ne zaman gelecek?”
O an yüreğim paramparça oldu. “Bilmiyorum oğlum,” dedim, “Ama ben hep buradayım.”
Günler geçtikçe yalnızlığa alışmaya başladım. Sabahları Emir’i okula bırakıyor, akşamları yemek hazırlıyordum. Evde Zeynep’in kokusu hâlâ vardı. Bazen onun dolabını açıp sessizce ağlıyordum.
Bir gün annem ziyarete geldi. Sofrada sessizce çorbasını içerken birden patladı: “Sen ne zaman kendine geleceksin Murat? Hayat bir kadından ibaret mi? Oğluna yazık değil mi?”
Haklıydı belki de… Ama kalbimi nasıl tamir edeceğimi bilmiyordum.
Bir akşam iş çıkışı parkta otururken yanımda oturan yaşlı bir amca bana döndü: “Evlat, hayat bazen insanı dibe çeker ki yeniden yüzmeyi öğrenesin.”
O sözler beynimde yankılandı. Belki de yeniden başlamalıydım.
O günden sonra kendime küçük hedefler koydum. Önce Emir’le daha çok vakit geçirmeye başladım. Onunla futbol oynadık, sinemaya gittik, birlikte kek yaptık. Sonra işime daha çok sarıldım.
Bir gün okulda veli toplantısında Elif Hanım’la tanıştım. Emir’in sınıf öğretmeniydi. Gülüşü içimi ısıttı. Önce sadece Emir’in dersleri için konuştuk. Sonra sohbetlerimiz uzadı.
Bir akşam Elif Hanım bana şöyle dedi: “Murat Bey, hayat bazen bizi en zayıf anımızda sınar. Ama unutmayın, her karanlık gecenin bir sabahı vardır.”
O sözler bana umut verdi. Zeynep’in yokluğuna alışmaya başladım. Onunla yaşadığım güzel anıları kalbimde sakladım ama geçmişe takılı kalmadım.
Bir gün Zeynep aradı. Sesi yorgundu: “Murat… Emir’i görebilir miyim?”
Tabii ki dedim. Oğlum annesini görünce gözleri parladı ama Zeynep’in yüzünde eski neşesi yoktu.
Zeynep’le mutfağa geçtik. Sessizce çay koyarken bana döndü: “Sana çok haksızlık ettim Murat… Bazen insan neyi kaybettiğini gidince anlıyor.”
Ona kızgın değildim artık. Sadece üzgündüm.
“Hayat bu Zeynep,” dedim, “Herkes kendi yolunu bulmak zorunda.”
Zeynep gittiğinden beri ilk defa kendimi hafiflemiş hissettim.
Aylar geçti… Elif Hanım’la dostluğumuz ilerledi. Bir gün Emir bana sarıldı: “Baba, sen artık üzülmüyorsun değil mi?”
Gülümsedim: “Hayır oğlum, çünkü hayat devam ediyor.”
Şimdi geriye dönüp baktığımda şunu soruyorum kendime: Bir insan en büyük acısından nasıl güçlenerek çıkar? Affetmek mi zor, unutmak mı? Siz olsanız ne yapardınız?