Kırık Bir Anne Yüreği: Oğlumun ‘Annem Yok’ Dediği Gün
Kapının önünde titreyen ellerimle zile bastım. İçeriden ayak sesleri geldi, sonra kapı aralandı. Oğlum Emre, gözlerimin içine bakmadan, soğuk bir ifadeyle, “Ne istiyorsun?” dedi. Bir an nefesim kesildi, kelimeler boğazımda düğümlendi. “Sadece seni görmek istedim oğlum,” dedim kısık bir sesle. Yüzüme bakmadan, “Benim annem yok,” dedi ve kapıyı yüzüme kapattı. O an, içimde yıllardır biriktirdiğim tüm pişmanlıklar, suçluluklar, çaresizlikler bir anda üzerime yıkıldı. Sanki yıllar önce bıraktığım o eski apartmanın önünde, bir yabancı gibi kalakaldım.
Emre üç yaşındayken, hayatımız bir anda altüst oldu. Kocam Murat, bir sabah hiçbir şey söylemeden, valizini topladı ve çıktı gitti. Ne bir açıklama, ne bir veda… Sadece sessizlik ve ardında bıraktığı boşluk. O gün, evdeki duvarlar üstüme üstüme geldi. Emre’nin ağlamaları, benim çaresizliğimle birleşti. Annemler başka şehirdeydi, kardeşim ise kendi hayatının derdindeydi. Kimseye yük olmak istemedim. Ama tek başıma, hem anne hem baba olmak, hem de geçim derdiyle boğuşmak… O kadar zordu ki.
İlk aylar, evdeki eşyaları satıp geçinmeye çalıştım. Emre’yi kreşe yazdıracak param yoktu. Komşu Ayşe Abla, arada bir Emre’ye göz kulak oluyordu. Ama onun da üç çocuğu vardı, bana ne kadar yardım edebilirdi ki? Bir gün markette kasada paramın yetmediğini fark ettiğimde, utancımdan yerin dibine girdim. Kasiyer kız, “Bir dahakine tam getir abla,” dediğinde gözlerim doldu. O gece Emre’yi uyuttuktan sonra, mutfakta sessizce ağladım. Hayatımda ilk defa bu kadar çaresiz hissettim.
Bir süre sonra, mahalledeki tekstil atölyesinde iş buldum. Sabah altıda çıkıyor, akşam sekizde dönüyordum. Emre’yi sabah Ayşe Abla’ya bırakıyor, akşam yorgun argın alıyordum. Eve geldiğimde, o çoktan uyumuş oluyordu. Bazen sabahları uyanıp, “Anne, bugün de mi işe gidiyorsun?” diye soruyordu. Gözlerindeki kırgınlık, içimi dağlıyordu. “Biraz daha sabret oğlum, her şey düzelecek,” diyordum ama aslında kendimi kandırıyordum. Çünkü hiçbir şey düzelmiyordu.
Aylar geçtikçe, Emre ile aramda görünmez bir duvar örüldü. Onunla oyun oynayacak, sohbet edecek gücüm kalmamıştı. Hafta sonları bile çoğu zaman yorgunluktan yataktan çıkamıyordum. Emre ise içine kapanık, sessiz bir çocuk oldu. Okulda öğretmeniyle konuştuğumda, “Emre çok sessiz, arkadaşlarıyla oynamıyor,” dediğinde, suçluluk duygusuyla başımı eğdim. Oğlumun çocukluğunu çaldığımı düşündüm.
Bir gün, işten eve döndüğümde Emre’nin ateşi vardı. Ayşe Abla, “Sabah beri halsizdi, ama şimdi daha kötü,” dedi. Hemen hastaneye koştuk. Doktor, “Çocuk çok stresli, annesinin ilgisine ihtiyacı var,” dediğinde, gözlerim doldu. Ama ne yapabilirdim? Çalışmazsam aç kalırdık, çalışırsam oğlumu ihmal ediyordum. O gece hastane koridorunda, Emre’nin başında sabaha kadar oturdum. Küçük ellerini tutarken, “Sana iyi bir anne olamadım oğlum,” diye fısıldadım.
Yıllar böyle geçti. Emre büyüdü, ben yaşlandım. Aramızdaki mesafe giderek arttı. Lise yıllarında, Emre’nin odasına girdiğimde, bana bakmadan, “Bir şey mi istedin?” diye sorardı. Artık onun hayatında bir yabancıydım. Üniversiteye başladığında, başka bir şehre gitti. Arada bir arardı, ama konuşmalarımız kısa ve soğuktu. Ben ise her gece telefonun başında, onun aramasını beklerdim.
Bir gün, Emre’nin mezuniyet törenine gitmek istedim. Ona sürpriz yapmak için, işten izin aldım, otobüsle Ankara’ya gittim. Okulun bahçesinde onu bulduğumda, yanında arkadaşları vardı. Beni görünce, yüzü asıldı. “Anne, neden geldin?” dedi fısıltıyla. “Sana destek olmak istedim oğlum,” dedim. Arkadaşlarına dönüp, “Bu, annem,” dedi ama sesi öyle soğuktu ki, içim titredi. O gün, tören boyunca uzaktan izledim onu. Yanına gitmeye cesaret edemedim.
Yıllar geçti, Emre iş buldu, kendi hayatını kurdu. Ben ise hâlâ aynı mahallede, aynı küçük evde yaşamaya devam ettim. Arada bir arardı, ama çoğu zaman konuşmalarımız kısa sürerdi. Bir gün, cesaretimi toplayıp onu ziyarete gittim. Kapıyı açtığında, yüzüme bakmadan, “Benim annem yok,” dedi ve arkasını dönüp gitti. O an, içimde bir şeyler koptu. Yıllarca biriktirdiğim tüm pişmanlıklar, suçluluklar, çaresizlikler bir anda üzerime yıkıldı. Sanki yıllar önce bıraktığım o eski apartmanın önünde, bir yabancı gibi kalakaldım.
Şimdi, geceleri uyuyamıyorum. Herkesin anneler gününde paylaştığı fotoğraflara bakarken, içim acıyor. Keşke zaman geri gelse, keşke Emre’ye daha çok sarılsaydım, onunla daha çok vakit geçirseydim diyorum. Ama hayat, keşkelerle dolu bir yolculuk. Şimdi kendime soruyorum: Bir insan, kendi çocuğunun gözünde nasıl bu kadar yabancılaşır? Affedilmek için ne yapmak gerekir? Sizce, bir anne her zaman affedilmeyi hak eder mi?