Karanlıkta Kalan Sırlar: Bir Üniversite Yurdunda Gece

“Bunu yapmasak mı?” dedim titreyen sesimle. Odamızın loş ışığında, masanın etrafında dört kişi oturuyorduk. Efe’nin kız kardeşi Zeynep, elindeki tahtayı masaya koyarken gözleri parlıyordu. “Korktun mu yoksa, Burak?” diye sırıttı. Efe, her zamanki gibi ablasına göz devirdi. “Zeynep, saçma sapan işlerle uğraşma,” dedi ama Zeynep dinlemedi.

O gece, üniversite yurdunun eski binasında, dört arkadaş – ben (Burak), Efe, Kerem ve Mert – ve Zeynep bir araya gelmiştik. Sınavlardan bunalmıştık, biraz heyecan arıyorduk. Zeynep’in getirdiği ouija tahtası ise hepimizin içini ürpertmişti. “Sadece bir oyun,” dedi Mert, ama sesinde bir tedirginlik vardı.

Zeynep tahtayı ortaya koydu. “Kim başlamak ister?” diye sordu. Kerem, “Ben yokum,” dedi hemen. Efe ise sessizce parmağını tahtanın üstüne koydu. Ben de ona katıldım. Sonunda hepimiz parmaklarımızı tahtanın üstüne koyduk. Zeynep sordu: “Burada bizimle iletişim kurmak isteyen biri var mı?”

O an, camdan gelen rüzgar sesiyle birlikte odada bir soğukluk hissettim. Tahtadaki işaretçi yavaşça hareket etti: E-V-E-T. Hepimiz birbirimize baktık. Mert’in yüzü bembeyaz olmuştu. “Kimle konuşuyoruz?” dedi Zeynep. İşaretçi tekrar hareket etti: B-A-R-A-N.

Baran… O ismi hiç duymamıştım. Zeynep heyecanlandı: “Baran, neden buradasın?” İşaretçi yavaşça harfleri gösterdi: Y-A-R-I-M K-A-L-D-İ-M.

O anda Efe ayağa fırladı. “Yeter! Bu saçmalık!” dedi ve tahtayı yere fırlattı. Tahta ikiye ayrıldı. Hepimiz donup kaldık. O gece kimse uyuyamadı.

Ertesi gün Efe ortadan kayboldu. Telefonlarına cevap vermedi, yurda gelmedi. Endişelendik; polise gitmeyi düşündük ama ailesiyle konuşunca, “Biraz kafasını dinlemeye ihtiyacı var,” dediler.

Günler geçti, Efe’den hâlâ haber yoktu. Kerem ve Mert’le birlikte Efe’nin ailesinin evine gittik. Annesi kapıyı açtığında gözleri şişmişti. “Efe… Efe iyi değil çocuklar,” dedi titrek bir sesle. İçeri girdik; Efe odasında yatağa kıvrılmıştı, gözleri bomboş bakıyordu.

Yanına oturdum. “Efe, ne oldu? Bize anlat,” dedim. Gözleri doldu. “O gece… Baran’ı tanıyorum,” dedi fısıltıyla. Şaşkınlıkla baktık birbirimize.

“Baran benim kuzenimdi,” dedi Efe. “Yıllar önce… Biz çocukken… Bir kaza oldu.” Annesi ağlamaya başladı. “Oğlum, yeter artık!” diye bağırdı annesi. “O geceyi unut!”

Ama Efe anlatmaya devam etti: “Baran’la birlikte gölette yüzmeye gitmiştik. Annemler bilmiyordu… Baran suya atladı ama geri çıkamadı… Ben yardım edemedim.”

O an odada bir sessizlik oldu. Kerem’in sesi titredi: “Peki ya o gece… Ouija’da?”

Efe başını salladı: “O gece Baran’ı çağırdık… Beni affetmemiş.”

O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Zeynep yurttan ayrıldı, başka bir şehirde okumaya başladı. Mert içine kapandı, geceleri kabuslar görüyordu. Kerem ise sürekli dua etmeye başladı.

Ben ise… O geceden sonra hayatımda ilk defa ölümün bu kadar yakın olduğunu hissettim. Geceleri uyuyamıyor, sürekli Baran’ın adını duyuyordum rüyalarımda.

Aylar geçti, mezun olduk ama o geceyi kimse unutamadı. Aramızdaki dostluk yavaş yavaş çözüldü; kimse artık eskisi gibi gülmüyordu.

Bir gün Efe’den bir mesaj aldım: “Konuşmamız lazım.” Onun evine gittim; odasında eski ouija tahtasının parçalarını bulmuştu.

“Bunu gömmemiz lazım,” dedi kararlı bir şekilde.

Gece yarısı eski gölete gittik; Baran’ın boğulduğu yere… Tahtayı ve bir avuç toprağı birlikte gömdük.

Efe bana döndü: “Sence affedildik mi?”

Cevap veremedim.

Şimdi yıllar geçti; kendi ailemi kurdum ama o geceyi hâlâ unutamıyorum. Her yağmurlu gecede Baran’ın adını fısıldayan rüzgarı duyuyorum sanki.

Bazen düşünüyorum: Geçmişin yükünü gerçekten bırakabilir miyiz? Yoksa bazı sırlar sonsuza kadar bizimle mi yaşar?